Ahlaka Kuş Bakışına Kuş Bakışı Bakmak

            Bu yazı platformumuzun yazarlarından Şule Yılmaz’ın 27 Aralık 2020 tarihinde yazdığı “Ahlaka Kuş Bakışı” isimli yazısında değindiği ‘ahlakilik’ problemleriyle ilgili bakış açımızı ve tartışma zeminini genişletmek gayesiyle kaleme alınmıştır. Bu bağlamda yöneltilen eleştiriler yazara ve hatta yazıya yönelik olmaktan ziyade ‘ahlakilik’ meselesinde ortaya koyulan görüşlere yöneliktir.

Ahlaki Çıkmaz: Tramvay Problemi

            Yazar ilk olarak tramvay problemindeki ahlaki açmaza değinmiştir. Bu meseledeki kurguya göre siz beş kişilik bir grubun üzerine giden bir tramvayda sürücüsünüzdür; tramvayı durdurma imkânından yoksunsunuzdur. Ancak bir kişinin bulunduğu diğer yola doğru tramvayın yönünü değiştirerek bu beş kişinin hayatını kurtarma imkanına sahipsinizdir. Ne yapmanız gerekmektedir?

            Yazar kendi çevresindeki kişilere bu soruyu yönelttiğinde çoğunlukla ilk başta “tek kişilik yola doğru tramvayın yönünü değiştiririm” cevabıyla karşılaşmıştır. Ancak o tek kişi sorunun muhatabının bir yakını olduğunda soruya verilen yanıt “yönümü değiştirmezdim” şeklinde olmuştur.

            Aynı olayın farklı bir versiyonuna Barış Özcan da “Tramvay Problemi- Siz Olsaydınız Ne Yapardınız?” isimli videosunda değinmektedir. Bu videoda da altından teknelerin üstünden de tramvayın geçtiği açılır kapanır köprüde görevli bir kişi vardır. Bir gün bu adam işe giderken çocuğunu da yanında götürür. Çocuğunu dere kenarında balık tutması için bırakır ve kontrol dairesine gider. Sonra tekne geçeceği haberini alarak köprüyü kaldırır. Bu sırada normal koşullarda trenin geçiş saatine henüz bir saat vardır. Ancak tren beklenenden erken bir vakitte gelmektedir ve bunu gören çocuk babasına seslenir. Seslenir ama sesini duyuramadığı için çocuk köprüyü elle kapatmaya gitmiştir. Bu sırada dengesini kaybederek düşer ve köprüyü açıp kapatan çarkların arasına sıkışır. Baba yukarıda değinilene benzer bir çelişkiyle karşı karşıya kalır. Çocuğunu kurtararak trendekilerin ölmesine mi göz yummalıdır? Yoksa çocuğunu öldürmek pahasına köprüyü kapatarak trendeki yolcuların canını mı kurtarmalıdır?

Tramvay Probleminin Çözümü

Olayımızı parçalayarak incelemeye başlayalım. Bir trende ilerlediğimizi varsayalım. Aynı yukarıdaki olayda olduğu gibi treni durdurmamızın herhangi bir yolu olmasın. Yolumuzun üzerinde de yine şayet yön değiştirmezsek ölecek kişi veya kişiler olsun. Ancak makas değiştirdiğimizde gideceğimiz yol boş olsun. Bu durumda yolumuzu değiştirebilme kudretine sahipken bunu yapmamamız suçun unsurlarını oluşturacaktır (Akbulut, 2018).

            İkinci bir ihtimalde yine trenimizi durdurma imkânımız olmasın. Bu defa ise yolumuzun üstünde birileri olsun. Ancak diğer yolda boş bir araba veya bir hayvan olsun. Bu durumda da yolumuzu değiştirmememiz suç olacaktır. Zira mevcut hukuk sistemimiz hümanist (insan merkezci) bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla insan dışındaki varlıklar –diğer canlılar da dahil- insan yaşamı kadar önemli değildirler. Bu yüzden bu tip bir seçimde gözden çıkarılan değer her halükârda insan yaşamından önemsiz olacağından yol değiştirmeme tutumu; suç işlememiz sonucunu doğuracaktır.

            Üçüncü ihtimalde ise olayımızda bahsedilen farklı insanların yaşamları arasında bir seçim yapmaktır. Ancak ben sorunun bu saflıkta bir soru olduğunu düşünmüyorum. Aksine yönlendirmeler içeren hileli bir soru olduğunu düşünüyorum.

Değişen Veriler ve Dönüşen Ahlaki Yargılar

Ahlaki Yargılar

İlk olarak problemde bize aslında “(A) ve (B) kişilerinden biri kesin olarak ölecek, başka şansın yok, hangisini seçerdin?” sorusu yöneltilmiş hissi veriliyor. Oysa aslında soru “(A) kişisi senin hiçbir şekilde elinde olmayan nedenlerden ötürü ölecek. Onu kurtarmanın tek yolu (B) kişisini onun yerine feda etmek, bunu yapar mıydın?” şeklinde. Birinci formatta bizden iki kişi arasında seçim yapmamız dolayısıyla birisini öldürmemiz isteniyor. Oysa ikinci formatta (A) kişisini kurtarmamız (A)’nın yaşamının (B)’nin yaşamından daha değerli olduğu şeklinde bir yargıya ulaşmamıza bağlı ki bunu somut ve nesnel bir biçimde yapma imkânından yoksun olduğumuz için şayet yolu değiştirerek (B)’yi feda edecek olursak bilinçli bir tercih yapmamız hasebiyle cinayet işlemiş oluyoruz. Oysa (A)’nın ölümünü engelleme imkanından yoksun olduğumuzdan hareketsiz kalmamız sonucunda (A)’nın ölümü bize isnat edilebilir bir sonuç doğurmamaktadır. Tam da burada ikinci bir yönlendirme devreye giriyor.

Gittiğimiz yoldaki kişi sayısının diğer yoldaki kişi sayısından fazla olduğu verisi olaya ekleniyor. Bu yüzden çok kişinin yaşamı az kişinin yaşamından daha değerlidir yargısına varmaya itiliyoruz. Yukarıda bahsettiğim yalın haliyle bu durum ahlaki, hukuki hatta belki de bir ölçüde bilimsel bir sorun olabilecekken soruyu cevaplayanları yönlendirmeye yönelik verilen veriler sorunun soruluş amacından bizi saptırmaktadır. Nitekim daha sonra bir başka veri olarak da yol değiştireceğimiz yerdeki kişinin bir yakınımız olduğu bilgisi bize veriliyor. Bu sayede yeni bir yönlendirmeye maruz kalıyoruz.

Değişen Bilgiler ve Ahlaki Çıkmaz

Yönlendirme yapmaktaki temel sorun elimizde ne kadar veri olursa olsun asla hangi insanın diğerinden daha önemli olduğunu somut bir biçimde ortaya koyamayacak oluşumuz. Sorunun (A) ve (B) arasında seçim yapmak şeklinde uygun formatta sorulduğunu varsayacak olsak bile önce taraflardan birinin kişi sayısı çoğaltılıyor. Ardından tekli tarafın bir yakınımız olduğu verisi veriliyor. Peki şimdi tüm verileri elde ettik mi? Peki o yakınımızla ilişkimiz nasıl, gelecekte nasıl şekilleneceğini nereden biliyoruz? Belki de ileride azılı bir katil olacağı verisi de bize verilse yakınımızı seçmekten vazgeçeceğiz. Ya da yakınımıza ilişkin değişken verilerimiz olmasa bile diğer gruptan bir kişinin milyonlarca insanın hayatını kurtaracak veya iyileştirecek bir kişi olduğu verisinin bize verildiğini varsayalım. Sözün özü ne kadar veri verilirse verilsin tüm verilere sahip olup olmadığımız meçhuldür. Dolayısıyla yapacağımız bir seçimi ancak mevcut verilerimizle yapabiliriz. Bu yüzden “doğru seçim” diye bir şey koymamız –en azından şimdiki sınırlarımız itibariyle- mümkün gözükmemektedir.

Olaya dönecek olursak da hiçbir şey yapmama tercihinde bulunmak bizim sorumluluğumuz sonucunu doğurmayacaktır. Buna karşın kişi sayısına rağmen tek kişiye doğru yolu değiştirmek cinayet işlememiz sonucunu doğuracaktır. Sonuç olarak vereceğimiz cevaplar bize verilen verilere göre daima değişmeye devam edecektir. Bu nedenle bu tip problemlerin tamamına çözüm olacak bir “her şeyin teorisine” sahip değiliz diyebiliriz.

Faydacı Perspektif

Yazar; burada faydacı görüşe göre çoğunluğun mutluluğunu baz almanın yeterli olduğunu, önemli olanın netice olduğunu dolayısıyla beş kişinin –çoğunluk olması nedeniyle- her hâlükârda tek kişiye tercih edilebilir olduğunu ifade etmiştir.

İlk olarak aslında ‘faydacılık’ yaklaşımının bir cevap olarak verilemeyeceğini belirteceğim. Yani ahlaki olan nedir sorusuna “faydalı olandır” cevabını vermek aslında ahlaki olanın neliği sorununu çözmez. Onu yalnızca öteler. Çünkü bu sefer de faydalı olanın ne olduğu sorusu ortaya çıkacaktır. Faydalı olan kişi sayısı mıdır yoksa kişilerin insanlığa katkıları mıdır? Şayet bunlardan biri seçilecek olursa da sorun halledilmiş olmayacak yeni sorunlar doğacaktır. Örneğin kişinin bize yakınlık derecesinin kişi sayısından daha önemli olduğunu düşünelim. Dolayısıyla faydacılık kriteri olarak bunu alsak bile bu iddiamızı nasıl itiraz edilemez bir biçimde temellendirebiliriz? Ya da kişilerin insanlığa katkılarını ölçüt olarak alalım. Bu sefer de bu ‘katkının’ nasıl ölçüleceği sorunsalıyla karşı karşıya kalacağız.

Sonuç olarak ahlaki olan nedir sorusuna faydalı olandır cevabını vermek bir çözüm değildir. Buna ek olarak faydacılık görüşü çoğunluğun yararına dayanır demek de eksik olur kanaatindeyim. Faydalı olan çoğunluğun yararınadır belirlemesi ancak belli bir grup insanın ‘fayda’ kelimesine yükledikleri anlamla mümkün olabilir. Bundan daha fazlası değildir.

Kant

            Yazarın belirttiği üzere Kant bazı belirlemeler yapmıştır: yalan söylemek kötüdür ve ben bunu biliyorum, yalan söylemenin kötü olması evrensel bir bilgidir… Oysa bu belirlemeler diğer bazı metafizik önermelerden epistemolojik olarak daha değerli değildirler. Dolayısıyla Kant’ın çabalarını çeşitli evrensel normlar oluşturma açısından takdire şayan görebiliriz. Fakat kendisinin iddia ettiğinin aksine bu öne sürdüğü şeyler kesin olarak bilinebileceği ortaya konabilen şeyler değildir.

            Diğer bir noktada “eylemlerimizin sonuçlarını düşünmemeliyiz çünkü eylemlerimizin sonuçlarını kontrol edemeyiz” argümanının kullanıldığını görmekteyiz. Oysa bu argümana da eylemlerimizin sonuçlarını kesin olarak kontrol edebildiğimiz için değil ancak yine de bu sonuçlara etki edebilme ihtimalimiz bulunduğu için seçimler yaparız itirazını yöneltebiliriz. Keza “Ben bir şeyi belirli bir sonuca ulaşmak uğruna spesifik şekilde yapmış olsam bile hiç göz önünde bulunduramayacağım dışsal bir faktörden dolayı, eylemim sonucunu göremeyebilir, dolayısıyla sonuçları göz ardı ederek karar vermeliyim” argümanına da “eylemim sonucunu göremeyebileceği gibi hedeflediğim sonucu görme ihtimali de vardır bu nedenle bu ihtimale yönelik eylemde bulunmam gerekir” şeklinde karşı çıkılabilecektir.

            Yazar Kant’a göre eylemin ‘niyet’ çerçevesinde şekillendiğini ve dolayısıyla bir eylemi yaparken sırf doğru olduğunu bildiğimiz için bu eylemi yapmamız gerektiği şeklinde argümanları olduğunu söylemiştir. Burada da faydacılık perspektifindekine benzer şekilde soruya cevap vermekten ziyade soruyu öteleme yolunun seçildiğini görüyoruz. Ahlaki olan “kendinde iyi” ise kendinde iyi olan nedir? Mesela verdiği örnekte Alman subayına kocasının yerini söylemek pahasına doğru söylemeyi tercih etmesi gereken bir kadın tasviri görüyoruz. Peki doğru söylemenin, eşini korumaktan daha iyi olduğunu neye göre belirledik? Kant da faydacılar gibi soruya yeni sorular doğuracak ötelemeler yapmaktan daha fazlasını başaramamış gibi gözüküyor.

Son Notlar

Yazının devamında da “bakım etiğinin” bazı belirlemeleri sıralanmıştır. Bakım etiğine göre insanlar birbirlerine muhtaç canlılardır; ahlak salt teorik bir şey değildir; günlük yaşamda doğrudan deneyimleyebildiğimiz somut bir olgudur; insanlar bütün insanlık çatısı altında birbirlerinden sorumludurlar… Bu ve benzeri bütün iddialara yukarıda yaptığımız itirazların benzerlerini yapabiliriz. Bu nedenle daha da uzatıp ‘ahlakilik’ ile ilgili bütün metafizik önermeleri ele almaya gerek duymuyoruz.

Yazar yazısını “…hayatımızı anlamlı kılan şeyin onun bir gün bitecek olmasıdır, iyiyi ve kötüyü ayırt etmeden yaşanan bir hayat anlamlı bir hayat değildir ve inanıyorum ki biz bundan daha iyisiyiz…” diyerek bitirmiştir.

            Beni de düşünmeye sevk etmesi temennisiyle; belki de hayatımızı anlamlı kılan şey iyi ve kötünün çatışmasından daha fazlasıdır. Belki de hayat; kendi anlamını keşfettirmek için bizi sürüklediği ancak asla sonu gelmeyen bir yoldur.  Hatta belki de “iyi, kötü, hayatın anlamı” gibi şeyler hiç yoktur diyerek sonlandırmayı istiyorum.

Kaynakça

Akbulut , B. (2018). Ceza Hukuku Genel Hükümler. Ankara : Adalet Yayınevi.

Ahmet Baha ŞARMAN

Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi lisans öğrencisiyim. Siyaset ve Hukuk Felsefesi ile ilgileniyorum.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.