Doğa için İnsan ya da İnsan için Doğa

Giriş

Batı medeniyeti başlangıçtan beri antroposentrik görüş üzerine kurulmuştur. Antroposentrizm görüşü, insanın en değerli varlık addedilerek doğanın merkezine konulması; yani insan-merkezcilik olarak tanımlayabiliriz. Evrendeki herkesin ve her şeyin insan iyiliği uğruna kullanılabileceği de bu görüşün dahilindedir. Batı kültüründe hem teistik hem de seküler kaynaklardan çok uzun yıllardır destek gören bu fikrin altında insanların karakteristik özelliklerine dayalı bir mantalite vardır. İnsanın aklını kullanabilen bir varlık olarak diğer canlılardan ayrılması ve bu yüzden amaçları için doğayı şekillendirme hakkına sahip olması genel fikirdir.

Uzun yıllar “Büyük Varoluş Zinciri” fikrinin Batı felsefesinde takip edilmesi antroposentrizmin kayda değer örneklerindendir. Varlıkları en mükemmel olan tanrıdan başlayarak melek, insan, hayvan ve bitki şeklinde sıralayan “Büyük Varoluş Zinciri” fikri; Platon’dan ve Aristoteles’e, Plotinus’tan Aquinas’a kadar izlenebilir (Hayward, 1997). Bu fikrin alt metninde, mükemmellik sırası olarak hayvanlardan ve bitkilerden üstün olan insanın bu varlıklar üzerinde tahakküm kurma olanağının olması yatar.

Hristiyanlık inanışında da insanların hayvanlar ve diğer canlılar üzerinde dominant olması gerektiği yatar:

Tanrı, başlangıçta insana tüm dünyevi yaratımı üzerinde egemenlik verdi. İnsanlar, Tanrı’nın yarattığı son yaratıktı, ama sonuncusu, dünyevi düzeninde ilk ve suretinde yaratılan tek yaratıktı. İnsanlığa, hayvanlar da dahil olmak üzere yeryüzündeki her şeyle ilgilenme görevi verildi.

(Yaratılış 1: 28-31)

İslamiyet’te de durum pek farklı değildir. Yeryüzündeki her şeyin insan için yaratıldığı (Bakara, 29) ve hatta hayvanların insanlar için süs eşyası olarak da kullanılabileceği geçer. “(Allah) atları, katırları, eşekleri hem kendilerine binmeniz için hem de süs hayvanı olarak yarattı.”(Nahl, 8)

Antroposentrizme Göre İnsanı Üstün Kılan Özellikler

Antroposentrizm savunan dinlerin de filozofların da ortak noktası insanın rasyonel bir varlık olması fikrinden kaynaklanır. İnsan rasyonalitesi sayesinde kavram yaratabiliyor ve akıl yürütebiliyordur. Bunlara ek olarak insan; başka hiçbir canlının yapamadığı hayal gücü ile kurgu yaratabilme, sesleri ve sembolleri kasıtlı olarak şekillendirebilme işlerini gerçekleştirebiliyordur. Bu kabiliyetlerinden ötürü insan diğer varlıklardan ayrıcalıklı görülür.

Etik değerler ve ahlaki yargılar yaratma durumu da insanlara has bir diğer özelliktir. İnsan türünün varoluşundan gelen bir etik kapasitesi vardır. Ancak ahlaki değerler kültürel değişimin bir sonucu olarak inşa edilmiştir. Bunun kanıtı ise cinayet, hırsızlık, tecavüz gibi temel kavramların insanın bulunduğu her yerde yanlış görülmesi ancak bazı ahlaki yargıların bireyden bireye ve kültürden kültüre değişebilmesidir. İnsanlar; etik ve ahlak kavramlarının yalnızca kendi cinslerine ait olduğunu bilirler ve bunu ayrıcalık olarak görürler. Descent of Man kitabında Darwin(Darwin, s.70); “İnsan ve alt hayvanlar arasındaki tüm farklılıkların, ahlaki anlayışın veya vicdanın açık ara en önemli olduğunu savunan yazarlara tamamen katılıyorum” diyerek bu ayrımın önemini açıklar. Bu yüzden insanlar; diğer canlıların ne kendi içlerinde ne de insanlara karşı bir ahlaki yükümlülükleri olduğunu düşünmezler.

İnsanın Doğayı Algılayışı: Bir “Araç” Olarak Doğa

Ne var ki, kendi cinsine karşı etik değerler ve haklar söz konusu olduğunda kurallara ve kaygılara sahip olan insan; doğadaki diğer varlıklara karşı aynı hassasiyeti taşımaz. Şu an içinde yaşadığımız antroposentrik düzende doğanın korunmasına yönelik eylemlerin altında bile aslında insanı korumak kaygısı yatar.

İnsan Hakları kataloğunun ilk gelişimi 1776’daki Virginia İnsan Hakları Bildirgesi ile başlar. Bunu Amerika Bağımsızlık Bildirgesi ve ihtilal sonrası Amerika’dan etkilenilerek hazırlanan yeni Fransız anayasası da izler. Kataloğun gelişimi 1948 tarihli BM İnsan Hakları Bildirgesi’ne kadar uzanır. Bu katalog başta Avrupa olmak üzere pek çok ülkenin hukukunun gelişimine dokunmuştur. Kataloğun temel düşüncesi, yaşama, özgürlük, güvenlik, mülkiyet olarak bahsi geçen temel insan haklarından hiçbir insanın hiçbir koşulda mahrum edilemeyeceğidir. Çünkü bu haklar insanlara hiçbir kişi ya da kurum tarafından verilmemiştir. İnsanın insan olduğu için varoluşu bakımından bu haklara sahip olduğu vurgusu yapılır. Ancak insanın temel haklarından bahsedilirken doğanın temel haklarından bahsedilmez (Topakkaya, 2013). Doğanın ve bileşenlerinin varoluşlarından ötürü haklara sahip olduğu yargısı yoktur. Yani kendisi için temel hak, etik gibi kavramları yaratan ve bu kavramlara uyan insan; kendisine layık gördüğü değerleri diğer canlı-cansız varlıklara layık görmez.

Antroposentrizm ve Doğa

“Doğa”sız Doğa Savunusu

Doğayı ve içindeki bitkileri, hayvanları hatta ekosistemi korumak için atıldığını gördüğümüz çoğu adım aslında hala antroposentrik bir bakış açısı ile atılmaktadır. Sürdürülebilir kalkınma planlarının ve çevreyi korumaya yönelik geliştirilen pek çok projenin aslında doğaya verilen zararın önüne geçilmesi maksadıyla yapılmadığını açıkça görebiliriz. Neredeyse hepsi insan türünün devamı ve rahatı için gerçekleştirilmek istenen eylemlerdir. Kanun önünde cezalar da aynı şekildedir. Parktaki bir ağacı kesen biri kamu malına zarar vermekten ya da evcil hayvanınıza zarar veren birisi sizin sahip olduğunuz bir varlığa zarar vermekten suçludur. Bu açıdan bakıldığı zaman insan için doğa yalnızca bir araç işlevindedir. Yani etiği oluşturan insan; sahip olduğu etik anlayışını da sadece insana odaklar.

Ahlaki bilince tek sahip olan varlık insandır. Bu yüzden insanın onun gibi ahlaki bilince sahip varlıklara, yani diğer insanlara karşı sorumluluğu olmakla birlikte, insanların yaşamlarını idame ettirebilmeleri için ihtiyaçları olan hayvan ve bitki gibi diğer varlıklara da sorumluluğu vardır. Bu bakış açısıyla, doğa ve bileşenleri yalnızca insanların yaşamlarına faydalı olduğu müddetçe değerlidir*. Bu antrposentrik yorum yıllardır doğa ile insan arasında bozuk bir ilişki oluşmasına sebep olmaktadır. İnsan işine yaramayacağı müddetçe değerli görmediği doğayı tahrip etmekten çekinmez. Bunun yanında doğanın tahribatına engel olmanın önkoşulu insanın doğaya araç gözüyle bakmayı bırakmasından geçer. Doğa ancak ve ancak varoluşundan ötürü değerli görülürse insan tahribatının yavaşlayacağını söyleyebiliriz.

Antroposantrizm Harici Yaşamlar

Dünya hep mi böyleydi? Elbette ki hayır. Günümüzde bile fark rahatlıkla anlaşılabilir ki yerli topluluklar her zaman daha doğa dostu ve dolayısıyla insan-doğa barışık hayatlar sürmüştürler. Avustralya’da hala kısmen de olsa kültürlerini sürdüren Aborjinler için toprağın önemi çok büyüktür. Kendilerini toprağın sahibi değil atalarından kalma birer bekçi gibi düşünürler ve toprağa bu şekilde davranırlar. Şaman inancına sahip topluluklar geçmişten beri doğa ve Tanrıyı bir görerek, canlı veya cansız her varlığa saygı duyarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Yerli topluluklar böyle bir yaşam sürdürürken dünya hızla değişmeye başlamıştır. Özellikle Sanayi Devrim’i sonrası dünya, Batılı filozof ve dinlerin temelini atmış olduğu antroposentrik görüşe hızlı bir biçimde entegre olmaya başlamıştır. İnsanların kaynak bulma hırsı, sanayileşmenin getirdiği yoğun taleplere yönelik bir o kadar yoğun arz, emperyalizm ve kapitalizm hep bir elden antroposentrik görüşün yarattığı tahribatı arttırmışlardır.

Sonuç

Elimizin altında ve her zaman isteklerimizi karşılayacağına inandığımız dünyanın ve kaynaklarının büyük ölçüde zarar görmüş olduğu bariz bir gerçek. Hem ülke hem de dünya bazında belirli periyotlarla tekrar eden susuzluk, kuraklık, kıtlık gibi doğa ile doğrudan ilişkili krizleri çözmekte göreceli olarak başarılı olduğumuzu söyleyebiliriz. Ancak bu krizlerin tekrar etmesi, insan türünün her zaman olduğu gibi geçici ve yüzeysel çözümler uygulamasından kaynaklanmakta. Hepimiz farkındayız ki, doğa üzerinde insan çıkarları için kontrol sağlamaya çalışmak öncelikle doğaya ve ardından tekrar insanın zararına olacaktır. Ancak bu bakış açısı ile ilerlendiği takdirde yine doğa, “insan varlığına faydalı olduğu için değerli ve kurtarılması gereken” konumunda olacaktır ve antroposentrik anlayış devam ettikçe insan türü, kendi varlığı için günü kurtarmaya devam edecektir. Ancak periyodik olarak aynı problemlerle uğraşmaya devam edecektir. İnsan türü ancak kendi cinsi dışındaki diğer varlıklarla araçlarmış gözüyle bakmaksızın, sağlıklı bir ilişki kurabilirse uzun süreli çözümler bulabilecektir.

Kaynakça

Hayward, T. (1997). Anthropocentrism. In R. Chadwick (Ed.), Encyclopedia of Applied Ethics (pp. 1-21). Sandiego, California: Academic Press INC..

* Doğanın araçsal değeri. (n.d.). Retrieved April 15, 2021, from http://uni-ecoaula.eu/index.php/tr/2-uncategorised/885-3-2-antroposentrik-bak-s-ac-s?showall=1

Darwin, C. (2014). The Descent of Man and Selection in Relationship to Sex. https://teoriaevolutiva.files.wordpress.com/2014/02/darwin-c-the-descent-of-man-and-selection-in-relation-to-sex.pdf

Topakkaya, A . (2013). H. JONAS’TA İNSAN VE DOĞANIN DEĞERİ . FLSF Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi , (15) , 42-44 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/flsf/issue/48615/617594

Doğanın araçsal değeri. (n.d.). Retrieved April 15, 2021, from http://uni-ecoaula.eu/index.php/tr/2-uncategorised/885-3-2-antroposentrik-bak-s-ac-s?showall=1

Alanur CANDELER

ODTÜ İktisat bölümü lisans öğrencisi. Psikoloji, sosyoloji, ekonomi ve sanata dair her şey ile ilgileniyorum.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.