Görünmeden Görenin İktidarı/Despotik Bir Akıl Denemesi

Kölelere sahip olmak isteyen bir sistemin onları efendiler olarak eğitmeye kalkışması aptalca bir şey olacaktır. Unutmamak gerekir ki duygusallığa radikal düşmanlık; her zaman düşünceye kışkırtıcı bir semptomdur ve hakimiyetin ilk şartı bazı şeyler hakkında soru sormayı unutturmaktır. Çünkü gramerin varlığına inanıldıkça ‘Tanrı’ reddedilemez. Sistemler daha mükemmel bir şekilde gelişmezler çünkü hayat ‘zayıfların’ güçlüye tekrar tekrar hakim olduğu bir dinamizme sahiptir, onların büyük çoğunluk olmaları ve daha akıllı olmaları nedeniyle. Zayıf, daha fazla akla sahip olan kişidir. Bu yüzden insanın aklı elde edebilmesi için başka bir akla ihtiyacı vardır. Bir üst akıl gereksinimi duymayanlar, akıllarını eninde sonunda kaybetmeye mahkumdurlar. Güce sahip olanların akıllarıyla yollarının ayrılmasının sebebi bu sırda gizlidir.

Çelişki Kaos Tapınağı Değildir

akıl ve çelişkiler

Çelişkiler bilimi ilerleten şaşkınlık anlarıdır, subjektif hükümlerdir. Tabiatın kendi içinde çelişki /paradoks yoktur; insanın anlayışında eksiklik vardır. Menemen malzemesi almak için markete gidip ne biber ne soğan ne de domates bulamayan teyzemize ‘Ah bu markette hiçbir şey yok dedirten zihinsel bunalım  bir kaosun varlığına değil subjektif bir yokluğa işarettir. Bu durumu  başına kötü bir hadise geldiğinde Allah’ın varlığını inkar eden veya ölümle burun buruna geldiğinde Allah’tan medet uman  ateist psikolojisinde de görebiliriz. Çünkü insan nedensellik zincirlerini kurmakta zorluk çektiği her durum için “kaos veya yokluk teorileri” üreten bir varlıktır.

Yokluk da Vardır ‘var’ kadar

Delilin yokluğu yokluğun delili değildir. Mesela kredi kartı borcunuz var mı? Yani (orada olması gereken) paranız yok mu? Bankadaki hiç para. Sizi arayıp sormayan o vefasızın etmediği hiç telefonlar, tedavisinin yokluğunda kaptığınız koronavirüsü, sevdiğinizin sevgisinin yokluğunda hissettiğimiz o büyük boşluk, hastanızın ameliyattan çıkmasını beklerken geçen (=geçmeyen) hiç zaman, acil servisin bekleme salonunu dolduran o ezici, o ağır boşluk

Hiçlik, boşluk ve yokluk… İlk bakışta bir kelime problemi gibi. Oturmanın tersi kalkmak, sıcağın tersi soğuk,( vs). Ama göründüğü kadar simetrik değil bu görünmeyen varlıklar…

Akıl ve Necip Fazıl

Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;

Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!

Necip Fazıl Kısakürek

Objektiflik, özünde demokratik bir sübjektifliktir. Gerçek olduğunu zannettiğimiz şeylerin aslında sübjektif aklın yargıları olduğunu unutmamalıyız. Ayrıca yalan söylemek için dil bilgisi yahut hukuk kurallarını çiğnemeye  gerek yoktur. Tutarlı bir teori yanlış, yani gerçekle çelişki içinde olabilir çünkü gerçeği temsil etmekte kullandığımız lisan ve formüller kusursuz değildir. Benzer şekilde  kendi varlığına iman etmeyen yani değişen ve ölmekte olan bedende değişmeyen bir şuurun varlığından emin olmayan bilim adamlarının; çeşitli psikolojik ,sosyolojik teorilerden veya evrimden gerçek diye bahsetmeleri de bir o kadar gerçek dışı  olabilir. Çünkü bilim, gerçeğin kendisi değil gerçekle kurduğumuz münasebetin bir ifadesidir ve bir şeyin değili asla kendisine delil olamaz.

Dilin Metafiziği

Kelimelerle konuşan insan havanın direnciyle yavaşlayan kartal gibidir. Hava sayesinde uçar ama hızlanmasını engelleyen de havadır. Kelimeler, hatta dil bilgisi kuralları bir soyutlamadır; mânâlar arası farkların soyutlanmasına  muhtaçtırlar. Mesela dün futbol maçı izlerken ki öfkem ile bugün borcum ödenmediği için hissettiğim öfke aynı değildir. Ama her iki hale de öfke ismini verip durumu hem kendim hem de başka insanlar için anlaşılır hale getirmeye çalışıyorum. İşte burada iki öfke arasındaki farkları ihmal etmek, benzerlikleri abartmak yoluna gidiyorum. Tersini yapsaydım yani her yeni gündeki her yeni hisse farklı isimler verseydim bunları hatırlamam zorlaşabilirdi.

Fakat bu soyutlama sürecini dengede tutmadığımız takdirde konuşma zorlaşacaktır. Meselâ kitap,bilgi,öğretmek ve muallim kelimelerinin yerine kavramsal yakınlıklarından dolayı tek bir isim verdiğinizi, “okul” dediğinizi düşünün. “Kitap bilgi öğreten bir muallimdir” gibi bir cümle yerine “okul okul okul okul ” demek zorunda kalırsınız. Görüleceği üzere aşırı sübjektif (indî) bir lisan eriyip buharlaşarak bizi kendi iç dünyamıza hapsederken aşırı objektif bir lisan da her hissi hatta her insanı ve durumu tek tipleştirerek anlaşmayı engelliyor.

Yumurta Tuvalde Değil Tavada Güzeldir

Kelimeler dışlayıcıdır. “Erik” dersem elmaları, “fare” dersem sincapları, “umut” dersem korkuları dışlarım. Ama bu kelimelerin işaret ettiği mânâların şuurumda tetiklediği hisler, zamansal olduklarından birbirlerini dışlamazlar. Çünkü hisler gerçekte tesbih boncukları veya bir evin odaları gibi birbirlerine bağlı değillerdir. Bir olay olmadan o olayla ilgili hisler bir depoda hissedilmeyi beklemez. Yani kelimeler ve cisimler görünür, hisler yaşanır. Kısacası kelimeler birbirlerini dışlamak sûretiyle işaret ettikleri mânâların zamansal yani aslına sadık olarak hissedilmesine engel olurlar.

Bütün fiillerimiz, bildiklerimiz ve varlığımız bir hafıza tarafından hıfz edilmeye muhtaçtır. Çelişkili görünse de zaman zarfı içinde kalan hayatlarımız zaman dışı bir kudretin elinde. Hafızalarımızın eylemi olan hatırlama Şimdi’nin içinde gerçekleşiyor ama “arşivden” getirilen bilgiler geçmişe ait. Ben’e ait olduğunu vehmettiğimiz  bir gelecek gelebilecekse bu, geçmiş ama gitmemiş olanın Şimdi’yle kesişmesi sayesinde olacak. 6.5 milyar insanın her sabah aynı bedene uyanabilme mucizesi işte bu acayip makine sayesinde gerçekleşmekte.

Ontoloji’nin Kalbi : AKIL

Akıl ve Ontoloji
Çizim/Emre Kılıç)

Duyular bizi dış aleme muhatap eder. Mesela gözümüzle renkler alemine, kulağımızla sesler diyarına açılırız. Aklımız ise duyularla bize gelen bu intibahları değerlendirir ve bazı sonuçlara ulaşır. Mesela gözümüz su içindeki kaşığı kırık olarak algılarken akıl ise bunun bir algı yanılsaması olduğunu söyler. Fakat duyularımız sınırlı olduğu için aklımız da sınırlıdır. İşte bu yüzden akıl çok şeydir ama her şey değildir.

Geleneğimiz aklı 3’e ayırır. Bunlardan ilki ‘’Garazi akıl’’dır. Yediden yetmişe herkeste bulunan akıl türünü ifade eder. İkinci akıl türü ise ‘Mükevven Akıl’dır. Belli bir eğitim alındıktan sonra çalışılarak elde edilen yani sonradan kazanılan akıl türüdür. Hukuk fakültesini bitiren birinin hakim olabilme salahiyetine sahip olabilmesi gibi. Üçüncü akıl türü ise ‘Vahyin Işığındaki Akıl’dır(Altıntaş ,2005). Bu akıl türü nakli bilgileri mesela Kur’an’dan ve Sünnetten  gelen nakilleri anlamaya çalışan akıldır. Her akıl türü kendi kategorisinde değerlendirilir. Garazi aklın ilkeleri ile Vahyin Işığındaki Aklın ilkeleri birbirinden farklıdır ve zaman zaman birbiri ile çatışabilir. Mesela Kuran’da ashab- kehfin 300 sene uyuduğuna dair bir ayet vardır(Kehf ,25). Mukevven akıl bu ayete akla aykırılık gerekçesi ile karşı çıkarken Vahyin Işığındaki Akıl bunu kabul etmekte bir problem görmez ve aksine bu ayetin  hikmetleri üzerinde düşünmeye gayret eder.

Hristiyan ve İslam Dünyasında Akıl Kavramı

Akıl  hüccet ve burhanları kullanarak  akletme işlemini gerçekleştirir. Yani akletmek; parçanın değil  bütüncül bir resmin analizini yapan, sadece dünyayı tartışan değil dünyanın da bağlı olduğu sadakat halkalarını tartışan, vahyin, bilginin ,tecrübenin hatta sezginin ve birçok delil türlerinin kullanıldığı tam bir entelektüel faaliyettir. Kısaca modernite için her şeyin amacı olan akıl bizim geleneğimizin anlayışında sadece bir araçtır. Batı’da kabul edilen aklın Kilise’nin ürettiği Hristiyanlığı tahtından indirmek üzere reform ve Rönesans  hareketleriyle ortaya çıktığını göz önüne aldığımızda İslam kültürünün kullandığı Intellect(Akıl,Teakkul) ile Batı‘da kullanılan reason (akıl) arasında hiçbir alakanın olmadığı görülecektir. Ayrıca Kuran ‘’Yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki düşünecek(akledecek) kalpleri,işitecek kulakları olsun” diyerek kalbin de düşünme ve akletme fonksiyonu olduğunu belirtmiştir(Hac,46). Binaenaleyh İslamda bilmenin aracı sadece akıl değildir. Bediuzzaman Said Nursi(2006) ‘Ziyay-ı kalpsiz olmaz,nur-u fikir münevver’(Kalbin ışığı olmadan fikrin aydınlanması mümkün değildir) diyerek kalbi bilginin önemine vurgu yapmıştır.

Anahtar Üçleme ; Zihin, Zemin, Zaman  

Bir küp düşünelim. Küpün 6 yüzeyi vardır. 6 kişiyi sabit uzaklıkta tutarak sadece tek yüzünü görecekleri şekilde oturtursak; bir küp değil de, iki boyutlu kare gördüklerini düşüneceklerdir. Hatta bunda ısrarcı da olacaklardır belki ve küpün her yüzeyini başka bir renge boyasak, her biri aynı nesneye bakacak ama 6 farklı nesne göreceklerdir. Peki bir küpe her görüşte başka türlü algılayacağımız şekilde kaç farklı açıdan bakılabilir? Düşünün. Bir küpün içine girip içinden bakabileceğimiz gibi, mikroskopla da bakabiliriz. 3 boyutlu olan küpe 3 boyutu hesap ederek yakından uzaktan, etrafındaki her yerden bakabiliriz. Bu şekilde bakınca, bir küpe sadece 6 taraftan değil, sonsuza kadar uzayıp gidecek bir sayı adedince bakış açısıyla bakabiliriz. Aynen bu şekilde bilimsel verilere, tarihe, dünyaya, psikolojiye, sosyolojiye vs. bütün sistemlere her biri bizi farklı sonuçlara götürecek onlarca, yüzlerce farklı açıdan bakabiliriz.

Fakat hangi akıl ilkeleri ile bakış açılarımızı şekillendirmekteyiz? Şehristani‘nin ‘Milel ve Nihal’ isimli dünya tarihi kitabını yine En-Nedim’in ‘El Fifristül Ulum’ isimli ilk  dünya bilimler tarihi kitabını okuduğunuzda  Platon, Sokrat, Aristoteles gibi birçok feylesofun edinmiş oldukları bilgilerin çoğunu kendi dönemlerinde yaşamış olan Peygamberlerden ve Kadim Mısır geleneğinden öğrendiklerini görmekteyken 18.yüzyıl sonrasından günümüze kadar yazılmış bilim tarihi kitaplarında o meşhur feylesofların peygamberlerle hiçbir bağlantısının olmadığını ve düşüncenin de Yunan Medeniyetinde başladığı iddiasını görmekteyiz(Kalın,2018).

Zihin, Zemin ve Zaman Mekanizması

Akıl ve Onu İşleten Özneler
(İllüstrasyon/Infographic vector created by stories – www.freepik.com)

Zihin zemin ve zaman mekanizmasını işletmemiz gereken nokta tam burasıdır. Bir şeyi önce tasvir edip kavramsallaştırır ve daha sonra tanımlarsınız. ’Tanım’layamadığınız bir şeyi ise ‘tamam’layamazsınız. İşte tasvir, kavram ve tanım aşaması bir şeyin Zihin sürecine tekamül eder. Mesela İslam hukukunun veya Kuran’ın getirmiş olduğu ve günümüzde de çokça tartışılan ahkama; hırsızlığa uyguladığı el kesme, zinaya uyguladığı çeşitli cezalara ve miras, şahitlik meselelerine yine birçok insanın canilikle suçladığı kurban kesmek gibi hükümlere getirilecek herhangi bir eleştiri veya sorgulama öncelikle kabul ettiği akıl ilkelerini açıklamak zorundadır. Çünkü hükümlere dair eleştiriler Zemin ve Zaman ile alakalı sorgulamalardır. Fakat meselenin önce Zihin kısmı çözümlenmelidir.

Zihin kısmı ise İslam Felsefesi ve Sosyolojisi alanına girmektedir. Hükümlerin ve bütün İslamiyetin arka planında var olan felsefe ve hikmet anlaşılmadan hükümleri sorgulamak entelektüel bir ilkesizlik ve ciddi bir tutarsızlıktır. Bu sadece İslam hukuku için geçerli olan bir tutum değildir. Bir kişi Anglo Sakson  -veya Alman hukuk sistemini incelediğinde birçok akla aykırı hüküm görebilir. Fakat bu hukuk sistemlerinin felsefesini, sosyolojisini geniş ve kapsamlı bir bakış açısıyla irdelemeden yapılabilecek bütün eleştiriler tutarsız olacaktır. Yine ülkemize gelen bir turistin bizim geleneklerimizi akıl dışı veya ilkel bulması da aynı derecede tutarsızdır. Zihinde çözümlenemeyen ve anlaşılamayan bir sistemin zeminde uygulanabilmesi ve sorgulanabilmesi mümkün değildir. Zeminde anlaşılamayan bir sistemin ise hangi zamanda uygulanacağı da idrak edilemez.

Nobel Edebiyat ödülü alan en genç yazar olan Rudyar Kipling’in Batı dışındaki insanlığı ‘Beyaz Adamın Yükü’ olarak tarif etmesi, Medeniyetler Çatışması teorisi ile Meşhur olan Amerikalı düşünür Huntigton’ın ‘Batı tektir ama üniversal değildir’ isimli yazısı (Huntington,1996); kendisini tarihin merkezine alan,insanlığın son tekamül aşaması olarak tanımlayan,ahlaktan bilime her şeyin en iyisini ve doğrusunu kendisinin yaptığına inanan bir Avrupa yahut Amerika’nın Afrikalılara, Çinlilere, yahut Latin Amerikalılara veya biz Türklere evrim sürecinin alt basamaklarında kalmış ‘medenileştirilmeye muhtaç’ dolayısıyla sömürülmeyi hak eden ilkel toplumlar olarak bakması Modern Batı’nın Avrupa Merkezci(Eurocentric)  ‘öteki’ algısını ve fizikalist evren anlayışını ortaya koymaktadır(Kalın,2018).

Son Notlar

Bütün bunlar dikkate alındığında üzerinde durmamız gereken en mühim meselenin kainata bakış açımızı şekillendiren akıl ilkeleri olması gerektiğini anlamak zor olmasa gerektir. Kendi sorunlarımıza, kendi teorilerimize ve kendi inanç değerlerimize Eurocentric bir akıl anlayışı  ile yaklaşmak kültür denizimize atılmış oryantalist ağına yem olmaktan başka bir fayda getirmeyecektir. İbni Haldun’un ifade ettiği gibi toplumlar örnek aldığı toplumların bilim sahasındaki gelişmişliklerini  o toplumların yaşam biçimlerine bağlamaya başlarlar ve bir zaman sonra onlar gibi olurlar ..

KAYNAKÇA

Altıntaş Ramazan, MÂTÜRÎDÎ KELAM SİSTEMİNDE AKIL-NAKİL İLİŞKİSİ,Marife,Dergisi , S:3, 2005, s. 233 – 245.

Kalın İbrahim,İslam ve Batı ,İsam Yayınları,Ankara,2018, s.19-35.

Huntington, S. P. (1996). “Batı Tektir Ama Evrensel Değildir” (Çev.) Yıldırım, F. O. Foreign Affairs, Aralık 1996.

Said Nursi,Bediuzzaman,Sözler ,Rnk Yayınları,İstanbul,2006, s.657-660

Emre KILIÇ

Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisiyim. İslam ve Batı Medeniyeti üzerine okumalar yapıp Sosyoloji,Politika ,Teoloji ve Felsefe ile ilgileniyorum.

2 Comments

  • tebrik ederim çok başarılı bir yazı olmuş

  • Çok ufuk açıcı bir yazı olmuş yazılarının devamını merakla bekliyoruz

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.