Donald Hoffman İle Gerçekliğin Doğası

İnsanoğlu; kim olduğumuzu, neden bu dünyada var olduğumuzu, ne için buraya geldiğimizi tarih boyunca sorguladı. Donald Hoffman ise bu sorularla çok küçük yaşlardan itibaren yakından alakadar olmuş bir bilişsel bilim profesörü.

Hoffman; bilgisayar mühendisliği ve matematik lisansına sahip, ardından da MIT’de yapay zeka laboratuvarında çalışmış bir bilim insanı. Hoffman tarafından irdelenen asıl mesele ise gerçekliğin doğası. Bu yazımda gerçekliğin bilim ve felsefe açısından insanlığa sunulan perspektiflerini incelemeye çalışacağım.

Mağara  Alegorisi

Plato’nun mağara alegorisi tarihin farklı zaman dilimleri boyunca olayların ve durumların perspektifini değiştirerek insanlara daha başka bir bakış açısı sunmuştur. İnsanoğlu tarafından verimli şekilde kullanılan mağara alegorisi şu an bile bilim dünyasında son yaşanılan gelişmeler ile analoji kurma fırsatı veriyor bize.

İlk olarak, mağara alegorisini incelemekte fayda var. Bu alegoriye göre, bir grup mahkum sırtları mağaranın girişine dönük ve kafalarını çeviremeyecek şekilde zincirleniyorlar. Bunun amacı mahkumların dış dünya hakkında bilgi edinme haklarını ellerinden almak. Mağara tarafından geçen insanların ve hayvanların gölgeleri mahkumların görebileceği şekilde mağara duvarına vuruyor. Bu yanılsamalar,  zaman geçtikçe, tutsaklar tarafından gerçek sanılan bir illüzyona dönüşüyor. Rastgele seçilen bir mahkumun beklenmedik şekilde zincirleri kırılıyor, mahkum serbest kalma imkanına ulaşıyor. Serbest bırakılan her meraklı insan gibi, o da çevresine karşı büyük bir merakla dolup taşıyor.

Donald Hoffman ve Mağara Alegorisi

Düşünürlere göre, bu alegorinin ortaya koyduğu, vurgulamak istediği meseleler şöyledir : gerçekliğin kendi doğası, bilginin kaynağı ve temsil ettiği şey problemi. Bu üç önemli konu bugüne kadar hem felsefenin hem de bilimin ilgi odağı oldu. Filozoflar tarih boyunca bilginin ne olduğunu, kaynağını ve gerçekliği algılayıp algılayamadığımızı, bunun için yeterli olup olmadığımızı tartıştılar. Düşünce deneyleri ve rasyonel fikir yürütme becerileri ile ortaya çok farklı, fantastik fikirler sundular. Bilim ise bu meselelere deney ve gözlem yoluyla, kendine has metodlarını kullanarak daha somut bir yaklaşım benimsedi.

Duyularımızın bize ilettiği şey gerçeklik midir ?

California Üniversitesi’nde bilişsel bilim profesörü Donald Hoffman ise ortaya attığı teori ile hem bilimin hem de felsefenin sorgulamalarını daha da derinleştirmesine neden oldu.

Hoffman’ın ortaya attığı temel soru şuydu: Gerçekliği olduğu gibi mi görüyoruz? Ona göre bunun cevabı ise net ve kesin olarak, hayır. Görme işlevi, insan beyninin neredeyse üçte birini işgal ediyor. Çevremize baktığımızda anlık ve hızlı bir şekilde çevremizdeki objelerin görsel algısına ulaşabiliyoruz, ancak bunun sağlanabilmesi göz yapımızın arkasında bulunan, milyonlarca ışık alıcısına sahip nitelikli bir lens sayesinde oluşuyor.  Zihnimiz ve duyu organlarımızın bağlantılı olduğunu biliyoruz. Hoffman, tam olarak buradan yola çıkarak şunu söylemeye çalışıyor: Gördüğümüz şeyler, zihnimizin ürettiği ürünler. Her bir obje aslında bir görsel simgeyi ifade ediyor. Gördüğümüz görsel simgeler ise bizi hayatta tutmaya yarıyor. Gerçeklik ise çok daha karmaşık ve çok daha derinde. Burada sorulması gereken asıl soru: Neden böyle bir imgeye ihtiyaç duyalım ? Gerçekliği olduğu gibi göremez miyiz ? Neden görsel simgelere ihtiyacımız vardır?

Gerçekliğin Ara-Yüzü

Hoffman, bizim sorduğumuz bu sorulara karşı kendi teorisini desteklemek için evrimden yararlanıyor.

Görsel simgelerin gerçekliğin ara-yüzü olduğunu vurguluyor. Eğer bu ara-yüz simgeleri olmasaydı gerçeklikle direkt olarak bağlantı kurmak insanoğluna dezavantajlı bir durum sunmuş olurdu. Bir insan ve onun suyu algılayış şeklini düşünelim. Suya uzaktan baktığımızda rengine dair, ondan bir yudum aldığımızda ise onun içilebilir olup olmadığını dair anlayışa sahip oluyoruz. Böyle programlanmış varlıklarız. Hoffman ise eğer gerçeklikle direkt bağlantımız olsaydı suyun ne olduğunu, varlığını direk olarak algılayabileceğimiz için onun bizi öldürüp öldürmeyeceğini anlayamayacağımızdan bahsediyor.  Gerçekliği direkt olarak algılayabilseydik suyun neliğine o kadar çok konsantre olmuş olacaktık ki bizi boğup boğmayacağını göz ardı edecek ve hayatta kalamayacaktık. Objektif gerçekliği doğrudan doğruya anlayabilmek insanoğlunun soyunu tüketecekti.  İnsanlık ise soyu tükenmiş bir sıfata henüz sahip değil. Bu durumda gerçekliğe sahip değiliz. Gerçeklik hakkında en ufak bir fikrimiz bile yok.

Donald Hoffman ve Ara-yüz Teorisi

Bir elmayı düşünelim, elmaya baktığınızda ara-yüz teorisi sayesinde kafamızda canlanan bir “elma simgesi” var. Hoffman ise aslında onun elma olmadığını ve yüksek ihtimalle kafamızdaki görsel simgesi gibi bir şeyin yanına bile yaklaşamayacağını söylüyor. Ünlü bilişsel bilimci, objektif gerçekliğin elektronun pozisyonu ile alakadar olmadığını net bir biçimde dile getiriyor.

Berkeley Ne Derdi ?

Donald Hoffman ve Berkeley

Felsefe tarihinin değerli filozoflarından olan George Berkeley ise Hoffman’a benzer bir düşünceyi kendi zaman diliminde ifade etmişti. İngiliz empirist filozof, var olmayı aslında algılanmak olarak tanımlamıştır. Latince ifadesiyle  “Esse est percipi” ile anlatılmak istenilen tüm dünyanın aslında algılarımız ile oluşturuluyor olmasıdır. Biz bir elmaya baktığımızda, biz baktığımız için oradadır aslında elma. Eğer birileri ona bakmayı bırakırsa elma insanların zihninde var olmayı bırakır. Dolayısıyla, içinde yaşadığımız dünya zihnimizin ürünüdür(Warburton,2011).

Berkeley’in bu düşüncesine ilk baktığımızda açık seçik çok fazla tutarsızlık olduğunu ve absürt bir düşünce sayılabileceğini düşünebiliriz. Berkeley, nesnelerin bir anda yok olup bir anda geri geldiğini düşünüyor değildi. Kendi idealizmini Tanrı ile bağdaştırmıştı. Tanrı dünyadaki her şeyi sürekli olarak algıladığı için nesneler bir sihirbazlık oyunundaki gibi birden yok olup birden var olmuyorlardı. Tanrı her şeyi gören ve bilen olduğu için, her şeyi algılayabilecek güce de sahipti elbette. Onun her şeyi algılıyor oluşu ise içinde yaşadığımız dünyayı sürekli ve tutarlı kılıyordu(Warburton,2011).

Berkeley’in bu düşüncesine ilk baktığımızda açık seçik çok fazla tutarsızlık olduğunu ve absürt bir düşünce sayılabileceğini düşünebiliriz. Berkeley, nesnelerin bir anda yok olup bir anda geri geldiğini düşünüyor değildi. Kendi idealizmini Tanrı ile bağdaştırmıştı. Tanrı dünyadaki her şeyi sürekli olarak algıladığı için nesneler bir sihirbazlık oyunundaki gibi birden yok olup birden var olmuyorlardı. Tanrı her şeyi gören ve bilen olduğu için, her şeyi algılayabilecek güce de sahipti elbette. Onun her şeyi algılıyor oluşu ise içinde yaşadığımız dünyayı sürekli ve tutarlı kılıyordu(Warburton,2011).

Daniel Hoffman ve Berkeley’in Gerçek Yaklaşımı Arasındaki Farklar

Donald Hoffman ise Berkeley’de farklı olarak kendi argümanını Tanrı ile bağdaştırmadı. Profesöre aslında gerçekliğin ne olduğu sorulduğunda “bilinç gerçekliği” adında bir kavramdan bahsetti.  Gerçekliği birden fazla bilinç arasında görsel simgeler aracılığı ile kurulan bağlantı olarak tanımladı. Ara-yüzler bize diğer bilinçler ile iletişimde olma imkanı sunuyor. Asıl gerçekliğin ise çok daha kompleks olduğunu ve bunu anlayamayacağımızı belirtti. Bir video oyunu düşünelim. Video oyunundaki simgelerin ne olduğunu piksel piksel anlamaya çalışırsak oyuna odaklanmayız ve yüksek ihtimalle kaybederiz. Bunun yerine, pikselleri göz ardı etsek ve sadece oyunu kazanmaya çalışırsak bir sonraki seviyeye yükselebilme şerefine erişiriz. Hoffman için bizim oyunda bir sonraki aşamaya geçişimiz bize verilen “uyum ödülü” dür. Gerçekliği algılayabilmek yerine oyunda seviye atlamaya konsantre olduğumuzda bir uyum göstermiş oluyoruz. Bir sonraki aşamaya geçtiğimizde ise bu bize verilen uyum ödülü olmuş oluyor(Hoffman,2019).

Son Sözler

Yazımın en başında sizlere mağara alegorisini anlatıp, bu alegorinin bize analoji kurma fırsatı sunduğunu belirtmiştim. Hoffman’ın teorisine göre dış dünyada maruz kaldığımız görsel simgeler, mahkumların gördüğü gölgelerle eşleşiyor. Gerçeklik değil, sadece görmeye gücümüzün yettiği görsel simgeleri temsil ediyor. Gerçekliğin ne olduğunu ise bilemiyoruz. Hayatta kalan ve soyu devam eden bir nesil olduğumuz için gerçekliği bilmek bize dezavantajlı bir durum sunmuş olurdu. Bilmesek daha iyi bile diyebiliriz kendi adımıza.

İnsanoğlu olarak kocaman, büyük bir galakside aklını bilgi edinmek niyetiyle kendi süzgeci haline getirmiş küçük, belki de önemsiz varlıklarız. Bildiğimizi sandığımız onca şeyin aslında sadece bize göre bilinen şeyler olduğunu yavaş yavaş anlıyoruz. Felsefe dünyasının önemli düşünürlerinden olan Sokrates, aslında kendi çağında çok da yerinde bir tespit yapmış diyebiliriz:

Bildiğim tek şeyhiçbir şey bilmediğimdir.

Sokrates

Kaynakça

Warburton,Nigel (2011). Felsefenin Kısa Tarihi. İstanbul : Alfa Yayınları.

Hoffman, Donald D. (2019). The case against reality: how evolution hid the truth from our eyes. [S.l.]: Allen Lane.

Hoffman,Donald D.(2015,March) Do we see reality as it is ? Retrieved from https://www.ted.com/talks/donald_hoffman_do_we_see_reality_as_it_is?language=tr

En.wikipedia.org. 2020. Donald D. Hoffman. [online] Available at: https://en.wikipedia.org/wiki/Donald_D._Hoffman

Şule YILMAZ

ODTÜ Felsefe bölümü lisans öğrencisiyim. Medya çalışmaları ve feminist teoriye karşı ilgiliyim.

1 Comment

  • Tebrik ediyorum. Gelismenizi takip edilen.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.