Danıştayın Ayasofya Kararının Hukuki Değerlendirmesi

İDARİ İŞLEM KAVRAMI

               İdari işlemler, her şeyden önce bir hukuki işlemdir; dolayısıyla bir hukuki durum doğurmak, var olan bir hukuki durumu değiştirmek ya da ortadan kaldırmak için yapılan irade açıklamalarıdırlar (Akyılmaz, Sezginer , & Kaya, 2018, s. 299). Ayasofya’nın özgülendiği kullanım amacının değiştirilmesi de bu bağlamda bir idari işlemdir.

1934 tarihinde Bakanlar Kurulunun aldığı karar (Ayasofya’yı müze yapma kararı) idari bir işlemdir. Dolayısıyla bugün de Ayasofya’nın kullanım amacını değiştirmeye yetkili makam, mevcut sistemde Cumhurbaşkanlığı makamıdır. Yani Ayasofya’nın Cami yapılması kararını vermek Cumhurbaşkanının inisiyatifindedir. Ancak belli nedenlerden ötürü Cumhurbaşkanı böyle bir karar vermek yerine, kararı Danıştaya verdirmiştir. Peki, Danıştayın bağımsız bir şekilde verdiği bu kararı bize sorgulatan nedir diye soracak olursak: birincisi yeni seçilen Danıştay Başkanı, hukuka aykırı bir biçimde iptal edilen 31 Mart seçimlerinin Danıştay nezdinde meşrulaştırıldığını göstermektedir.

Bir diğer deyişle Danıştay üyeleri  Danıştay Başkanlığı seçiminde politik eğilimlerini deklare etmişlerdir; ikincisi de Danıştay’ın verdiği kararın gerekçesindeki siyasi tutumda kendini belli etmektedir ki bunu da aşağıda inceleyeceğiz.

AYASOFYANIN KULLANIM MAKSADININ DEĞİŞTİRİLMESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ

               İdari işlemin en temel özelliklerinden birisi kamu yararı amacı taşımaktır (Akyılmaz, Sezginer , & Kaya, 2018, s. 311, 312). Her ne kadar geçmişte yapılan işlemlere bugünün hukuk perspektifinden bakmak doğru olmasa da; Osmanlı Devleti’nin bir İslam Devleti olduğunu düşünürsek Ayasofya’nın Cami yapılmasını tutarlı görebiliriz, keza laik bir devlet olan ve ulusal bir devlet yapısına sahip Türkiye Cumhuriyeti’nin Ayasofya’yı müze olarak kullanması da temel mantalitesiyle özdeşleşir niteliktedir.

Hukuki Değerlendirilme
(Fotoğraf: OZAN KOSE/AFP via Getty Images)

               Ayasofya’nın tekrar Cami yapılmasında kamu yararı yoktur. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti devleti kuruluş felsefesi itibarıyla bir ulus devletidir. Anayasamızın “Cumhuriyetin Nitelikleri” başlıklı 2. maddesinde de bu belirtilmiştir: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir”. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, milletini tek bir dine mensup kişiler topluluğu olarak görmez (Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür (Anayasa madde 3)). Sadece Müslümanları düşünerek idari bir karar almak kamunun değil, kamuyu oluşturan belli bir çoğunluğun yararını gözetmek olur ki bu da Anayasamızda tanımlanan hukuk devleti olmanın gereklerine aykırıdır.

               Tam da bu nedenlerden ötürü Cumhurbaşkanı Ayasofya’yı cami olarak ibadete açma kararı alsa, alınan bu karar Anayasaya aykırılık nedeniyle iptal edilecektir. Zira iptal davası: bir idari işlemin yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri açısından hukuka aykırı olmaları neticesinde açılır (İYUK m.2). (Çağlayan, 2018, s. 210) Cumhurbaşkanı, idari bir işlem yaparak Ayasofya’yı cami yapsa bu idari işlem iptal davasının konusu olacaktı zira işlem hem sebep hem de maksat yönünden hukuka aykırı olurdu. Danıştay’ın iptal davasını kabul etmeme ihtimalini göz önünde bulundursak ta Anayasa Mahkemesi bu işlemi iptal edebilirdi çünkü AYM üyeleri 12 yıllığına atanır; yani hem üyelerinin çoğu -henüz-  2013 sonrası otoriterleşen mevcut cumhurbaşkanı tarafından atanmış değildir hem de bu süre içinde emeklilik süreleri dolduğundan ve kariyerlerinde gelebilecekleri en üst makama geldiklerinden siyasi iradeye boyun eğmeleri çok zordur.

TARAFLARIN İDDİALARI VE MAHKEME KARARI (ÖZET)

Davacı tarafın iddiaları:

  1. Dava konusu Bakanlar Kurulu kararındaki imzalar incelenmelidir zira bazı bakanların o dönemde başka yerde oldukları belgelerle sabittir.
  2. Kararnameler Resmî Gazetede yayınlanmalı ve Danıştay incelemesinden geçirilmeliyken bu kurallara uyulmamıştır.
  3. Ayasofya’nın vakıf senedinde “müze” değil “cami” ibaresi yer almaktadır. Dolayısıyla söz konusu Bakanlar Kurulu Kararı vakıf senedine aykırıdır.

Davalı tarafın iddiaları:

  1. Bakanlar kurulu kararına karşı bu kadar yıl sonra dava açılamaz.
  2. Aynı iddialarla daha önce başvurularda bulunulduğu ve davalar açıldığı, bunların da kesin bir şekilde sonuçlanması hasebiyle aynı konuda yeniden dava açılamaz.
  3. Devlet idaresinin en üst karar organı olan Bakanlar Kurulu kanunlara aykırı olmamak kaydıyla her türlü kararı almaya muktedirdir, dolayısıyla Ayasofya’nın müze haline getirilmesi de Bakanlar Kurulunun (o dönem) yetkisi dahilindedir.
  4. İmzaların sahteliği iddiası yerinde değildir.

Mahkeme kararı:

  1. İmzaların sahte olduğuna dair yeterli emare olmadığından bunun incelenmesine gerek görülmemiştir.
  2. 2016 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne yapılan başvurunun reddedilmesinin akabinde uygun süre içinde dava açıldığından süre itirazı yerinde görülmemiştir.
  3. Daha önce bu konuda verilmiş kesin hüküm bulunduğuna ilişkin iddialar açısından ise; Danıştay’ın daha önceki kararlarında vakıf senedine ilişkin bir değerlendirme yapılmamıştır, dolayısıyla bu konuda verilmiş kesin bir hüküm yoktur.

Gelelim kararın asıl gerekçesinin incelenmesine…

MAHKEMENİN İPTAL GEREKÇESİNİN İNCELENMESİ

Mevcut yasalarda; daha önceki bir yasa zamanı yapılan işlemin, işlem yapıldığı zamanki yasa hükümlerine tabi olduğu düzenlemesi vardır: “Türk Medenî Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önceki olayların hukukî sonuçlarına, bu olaylar hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişse kural olarak o kanun hükümleri uygulanır. Türk Medenî Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önce yapılmış olan işlemlerin hukuken bağlayıcı olup olmadıkları ve sonuçları, bu tarihten sonra dahi, yapıldıkları sırada yürürlükte bulunan kanunlara göre belirlenir” (ve 4722 sayılı Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun madde 1). Aynı ilke önceki Medeni Kanun’da (ve 4722 sayılı Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun madde 1) da yer aldığından; 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararı alınırken de 1934 tarihinde yürürlükte olan kanuna göre değil Ayasofya’nın vakıf senedinin düzenlendiği zamanki hukuka göre karar verilmesi gerektiği ileri sürülmüştür.

               Danıştay da bu duruma binaen Ayasofya konusunda da önceki hukukun uygulanmaya devam edeceğine işaret etmektedir. Yani verdiği kararın gerekçesi “pozitif hukuk” açısından geçerlidir. Ancak, bir mahkeme kararının sırf yazılı kurallara uygun olması o kararı meşru kılmak için yeterli midir? Nitekim hükümete yakın isimlerden Alev Alatlı da bu durum hakkında “her yasal olan hak helal değildir” demiştir!

YAZILI KURALLAR YETERSİZ KALDIĞINDA…

               Weimar Cumhuriyeti’nin faşizan uygulamaları, yazılı hukuk kuralları adaletin tecelli etmesi için yeterli midir tartışmalarını yeniden alevlendirmiştir (Ökçesiz, 2005). Çünkü Naziler yaptıkları hemen her şeyi yazılı kanunlara uygun yapıyorlardı. Amiyane tabirle minareyi çalmadan kılıfını hazırlıyorlardı. Ve her şey bitip Naziler yargılanmaya başladığında hukukçular zor bir sorunsalla karşı karşıya kaldılar: bir şey sırf yazılı kurallara uygun olduğu için o şeyi meşru kabul etmeli miyiz? Elbette bunu kabul etmek dehşet verici suçlar işleyenlerin ceza almadan paçayı sıyırmalarına neden olacaktı… Radbruch’e göre “amaca uygunluk ve adalet” ilkeleri yazılı hukuk kurallarının uygulanmasından öncelikli olmalıydı ki ucube hukuk kararlarına imza atılmasın (Ökçesiz, 2005).

               Bir olayda büyükbabasının vasiyeti gereği mirasçısı olan genç, büyükbabası yeniden evlenince, vasiyetini değiştirmesinden korkup onu öldürmüştür (Türkbağ, 2011). Sizce geçerli bir vasiyetin olmasına dayanılarak toruna miras bırakılması “adaleti” sağlar mı? Bir diğer olayda da otomobil kazasında yaralanan şahıs, hiçbir yazılı hukuk kuralı olmamasına rağmen otomobil firmasından, otomobilin uğradığı hasarın yanında kendi tedavi masraflarını da talep etmiştir. Sizce böyle bir yazılı kural yok diye tedavi giderlerinin karşılanmaması “hakkaniyeti” sağlar mı? 1944 yılında gerçekleşen bir diğer olaya göre, kocasından kurtulmak isteyen bir kadın, kocasının silah altında bulunduğu sırada ev iznine geldiğinde Hitler’e hakaret etti gerekçesiyle kocasını şikâyet etti. O dönem Hitler’e hakaret etmek açıkça pozitif yasaları çiğnemek anlamına geliyordu. Sıra 1949 yılında bu eylemden ötürü kadını yargılamaya geldiğinde, kadın, yazılı hukuk kurallarına uyduğu savunmasında bulundu (Akbaş , Aydın, Metin, & Uzun, 2019, s. 155). Sizce bu savunması yerinde midir? Sırf yazılı kurallara uyuyor diye bu canilikler cezasız mı kalmalıdır?

SONUÇ

               Her ne kadar Danıştay, verdiği karara yazılı hukukta bir gerekçe bulmuş olsa da verilen karar açıkça siyasi bir karardır. Nitekim kamuoyu da uluslararası mecralar da bu kararın siyasi olduğu konusunda hemfikirdirler. Cumhurbaşkanının değerlendirmesi de bunu açıkça göstermektedir.

Hukuki Kararlar
(Fotoğraf: Kayhan Özer)

               Oysa “yargı yetkisi Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır (Anayasa madde 9)”. Verilen siyasi karar açıkça Millet adına değil belli bir politik amaç uğruna verilmiştir. Her ne kadar devleti temsil eden hükümet bu davada, davalı taraf olarak ciddi bir savunma yapmış gibi gözükse de bu kararı temyiz etmemeleri ve gerektiği takdirde Anayasa Mahkemesine götürmemeleri bu karardan memnun olduklarını açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

               Alev Alatlı’nın da dediği gibi “her yasal olan hak helal değildir”. Bu alınan karar Türk Milleti’nin hakkını açıkça ihlal etmektedir, bu nedenle hukuka aykırıdır.

Ayasofya’nın neden önem arz ettiğine ilişkin diğer yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.

KAYNAKÇA

Akbaş , K., Aydın, M. B., Metin, S., & Uzun, E. (2019). Çağdaş Hukuk Düşüncesine Giriş. İstanbul: İthaki Yayınları.

Akyılmaz, B., Sezginer , M., & Kaya, C. (2018). Türk İdare Hukuku. Ankara: Savaş Yayınevi.

Çağlayan, R. (2018). İdari Yargılama Hukuku Temel Bilgiler. Ankara: Seçkin Yayıncılık.

Ökçesiz, H. (2005). Hukukçu Eğitiminde Bir Denek Taşı “Radbruch Formülü”. Türkiye Barolar Birliği Dergisi (Sayı 56), 167-174.

Türkbağ, A. U. (2011). Hart-Dworkin Tartışmasının Ana Hatları. Anayasa Yargısı, 71-82.

Ahmet Baha ŞARMAN

Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi lisans öğrencisiyim. Siyaset ve Hukuk Felsefesi ile ilgileniyorum.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.