Dimitrov ve Adaletin Tecellisi

Reichstag yangını bugün itibariyle kimin neden olduğu bilinmeyen ancak modern siyasi tarihe yön veren dinamikleri yaratan çok mühim bir olaydır. Alman parlamentosunda çıkarılan bu yangın sonucunda Hitler’in diktatör olması yolunda önü açılmış ve Almanya artık Nazi egemenliğine girmiştir. Yangınla ilgili görülen davada Bulgar siyasetçi ve hukukçu, uluslararası işçi hareketlerinin öncülerinden Georgi Dimitrov, yaptığı savunmayla tarihe geçmiştir. Bu savunma ise ‘’Leipzig Savunması’’ olarak adlandırılmaktadır.

’İnsanları, olayları, ulusları veya bütün bir dönemi en küçük ayrıntısına kadar inceleyebiliriz ancak bunları genel tabloya yerleştirmediğimiz sürece önemlerini asla tam olarak anlayamayız.’’ (2013) diyor Colin Storer kitabında. O yüzden genel bir şablon oluşturmak adına:

Bir Coğrafya Tabiri Olarak Almanya

Bugün Avrupa’nın kalbinde mutlak bir siyasi ve ekonomik güç olarak öne çıkan Almanya, siyasal birliğini en geç sağlayan  ‘’Batılı’’ devletlerden biridir. Esasında Almanya’nın gelişimi birçok açıdan özgündür. İlginç bir örnek olarak; Fransa, devletin varlık şartı olan insan unsurunu, gücünü hukuktan alan devlet merkezli oluşturmuşken; Almanya daha çok halk merkezlidir. Bu da bu devletlerin tebaasını tanımlarken yararlandığı enstrümanların farklılaşmasına sebep olmuş, Almanya etno-kültürel ögelerden de yararlanmıştır. Hatta esas itibariyle vatandaş olarak özetleyebileceğimiz kavramın bu dillerdeki kullanımları bile bu doğrultuda çeşitlenmiştir (Şit, 2008).

Siyasal birlik olarak ifade ettiğimiz kavram birçok duruma göre değerlendirilebildiği için Alman Siyasal Birliği’nin tam olarak ne zaman gerçekleştirildiği tartışılabilir. Uzunca bir süre ise diğer Batı Avrupa devletlerinin ölçeğinde/eşdeğeri ‘’modern devlet’’ niteliğinde olmadığı aşikârdır. Öyle ki, bir dönemin Avusturya Şansölyesi Prens Matternich, Almanya’yı ‘’bir coğrafya tabiri’’ olarak nitelendirmiştir (Storer, 2013).

En nihayetinde, Almanya’da II.Dünya savaşı dönemine kadar 3 temel rejim hüküm sürmüştür. Bu 3 ayrı rejim döneminde ana sorun her zaman ulusal birliği kurmak olmuş ve siyasal sistemler sürekli olarak ulusal birlik yönünden değerlendirilmiştir. (Çam, 2000) Bunlardan ilki 1871-1918 arası İmparatorluk dönemiyken sonuncusu 1933-1945 dönemi arası Nazi dönemidir. Bu 2 dönemin arası da ‘’Weimar Cumhuriyeti’’ olarak adlandırılmaktadır.(Çam,2000) Hatta yazının sonunda bahsedeceğimiz Georgi Dimitrov’un savunması da Weimar Cumhuriyeti’nin sonu, Nazi Almanya’sının başlangıcı olarak kabul edilebilir.

Weimar Cumhuriyeti

Alman İmparatorluğu I.Dünya savaşını kaybetmiş ve yıkılmıştır. 1918 yılında yıkılan imparatorluğun yerini ise Alman tarihinde kurulan ilk Cumhuriyet olan Weimar Cumhuriyeti almıştır. (Çakı, 2018) Kurulan Cumhuriyet her ne kadar demokrasinin etkin olduğu bir rejim hayaliyle kurulsa da maalesef bunu başaramamıştır. İçerideki istikrarsızlık dışarıya da yansımış ve Almanya Avrupa siyasetinde belirleyici/aktif bir aktör alamamıştır. İşsizlik, Alman Mark’ının anormal değer kayıpları halk arasında huzursuzluğu arttırmış ve dış baskılarla birleşen bu ekonomik istikrarsızlık siyasi istikrarı da engellemiştir. Alman Sosyal Demokrasi Partisi gölgesinde koalisyon hükümetleriyle yönetilen Weimar Cumhuriyeti’nde 1918-1933 yılları arasındaki dönemde tam 15 farklı yönetimin olması bunun önemli bir göstergesidir.(Çakı, 2018) Ekonomik ve siyasi istikrarsızlıklar Weimar Cumhuriyeti’nin sonunu hazırlamış olup bu olumsuzlukları yaratan ana faktörler ise şunlardır.

Versay Antlaşması

I.Dünya Savaşı’nı kaybeden Almanların imzaladığı antlaşma çok ağır şartlar içeriyordu. Buna ek olarak antlaşmayı imzalayanın Weimar Cumhuriyeti olması nedeniyle halk nezdinde Cumhuriyet’e karşı olumsuz bir önyargı oluşmuştur (Çakı, 2018). Devletin itibarının inanılmaz derecede zedelenmesi de şüphesiz bunu körüklemiştir. Denizaşırı sömürgelerini kaybetmiş, ordusu zincirlenmiş, ağır tazminatların altında ezilmiş ve esasen ihracata dayalı Alman ekonomisinin kırılganlığı siyasi istikrarsızlıklarla birleşince hoşnutsuzlukların nedeni daha iyi anlaşılacaktır. Bu hoşnutsuzluklar Weimar Cumhuriyeti’ni olumsuz bir biçimde etkilemiştir.

Darbe Girişimi

Adolf Hitler’in ayak sesleri aslında II.Dünya Savaşı’ndan çok daha önce duyulmaya başlanmıştır. 1923 yılına gelindiğine Adolf Hitler’in önderliğinde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nden bir grup, Weimar Cumhuriyetine darbe girişiminde bulunmuşlar fakat başarısız olmuşlardır. Bu darbe ‘’Birahane Darbesi’’ (Hitler Putsch) olarak tarihe geçmiş olup bunun sonucunda Hitler tutuklanmıştır (Gordon, 2015). Her ne kadar darbenin başarısızlığı Weimar Cumhuriyeti’nin 10 yıl daha yaşamasına dolaylı yoldan sebep olsa da dönemin ne kadar istikrarsız olduğunun kanıtı niteliğindedir (Çakı, 2018).

Birahane Darbesi Sonrasındaki Yargılamada Sanıklar

Belirtmekte fayda vardır ki Birahane Darbesi o dönemin ilk ve tek girişimi değildir. Ondan önce yine Milliyetçi-Militarist bir darbe girişimi olarak Wolfgang Kapp isimli bir gazeteci de Berlin’de yönetimi ele geçirip kendisini Kayzer olarak atamıştır. Bu darbenin en ilgi çekici yanı Alman ordusunun komünist hareketlere karşı takındığı tavrın aksine tarafsız bir tutum sergilemesidir. Buradan çıkarılacak en önemli sonuç ise Almanya’da milliyetçi ve militarist yönelimlerin tırmanmakta olduğu gerçeğidir. Sonuç olarak, kuruluştan beri sol ve sağdan gelen diktatörlük tehlikeleri faşist Nazi rejiminin zaferiyle sonlanmış ve Weimar Cumhuriyeti de varlığını sürdürememiştir (Yılmaz, 2013).

1929 Büyük Ekonomik Buhranı

Aslında bu buhrandan önceki birkaç yıllık dönem Alman ekonomisi açısından refahın arttığı yıllar olmuştur. Öyle ki doktrin bu dönemi ‘’Altın Yirmili Yıllar’’ olarak adlandırmaktadır. 1924 ile 1929 yılını ifade eden bu dönemde Almanya’nın yeni üretim teknikleri ve ülkeye yabancı sermaye girişi ile kısa bir refah dönemi yaşanmıştır. Bu refah döneminde pastanın önemli kısmını büyük toprak ve sermaye sahipleri ile sanayiciler almış olsa da halkın alt tabakalarına da refah kırıntıları ulaşmıştır (Yılmaz, 2013). Bu refah dönemi ise 1929 seçimlerinde Sosyal Demokrasi Partisi’nin oy oranlarının %30’lara kadar yaklaşmasını sağlamıştır (Mertens, 2010).

Daha sonra New York Borsası’nın çökmesiyle patlak veren 1929 Büyük Ekonomik Buhranı ise bu altın yıllara ket vurmuştur. İşsizlik devasa oranlara ulaşmış ve halkın huzursuzluğu her geçen yıl artmıştır.

Büyük Buhran’ın Alman ekonomisini etkilemesi halkta olumsuz bir reaksiyona sebep olmuş ve zaten kırılgan olan Alman Demokrasisi zarar görmüştür. Ilımlı partilerin oy oranları düştükçe radikal partiler olan Naziler ve Komünistlerin oy oranı artmıştır (Yılmaz, 2013). Hatta 1930 yılında yapılan seçimde Nazilerin parlamentodaki sandalye sayısı 12’den 107’ye, Komünistlerinki ise 54’ten 77’ye yükselmiştir (Uzun, 2003). Buhran sonucunda birbiriyle taban tabana zıt, teorik ve pratik olarak uzlaşması imkansız partilerin sayısının artmasının yanında bu partilerin oy oranlarının da artması ve halk grupları içerisinde imparatorluk döneminde görülmeyen sürtüşmelerin başlaması, Weimar Cumhuriyeti için sonun başlangıcıdır.

Propagandaların Halk Üzerindeki Olumsuz Etkisi

Kitlesel iletişim araçları yoluyla devletlerin propaganda politikası halk üzerindeki tahakkümü güçlendirmek amacıyla özellikle I.Dünya savaşının öncesi ve sonrasında önemli bir araç olarak kullanılmıştır (Çakı, 2018). Dünya’daki kutuplaşma her geçen yıl artmaktayken Almanya da bundan nasibini almıştır.

1917 yılında Rusya’da gerçekleşen Bolşevik devrimiyle Dünya, komünizm hareketleriyle dalgalanmıştır. Hemen hemen aynı döneme denk gelen I.Dünya Savaşı sonunda ise Alman Komünistleri esas itibariyle Sosyal Demokratlardan ayrılmıştır. Hatta Alman Komünistleri, Sosyal Demokratları birer düşman olarak görüp ‘’Sosyal Faşistler’’ olarak adlandırmıştır (Dorpalen, 1983).

Aslında Nazilerin yükselişinin sırrı da burada yatmaktadır. Başlangıçta katı Marksist çizgilerle politika güden Sosyal Demokrasi Partisi zamanla bu tutumdan ayrılmıştır. Aşırı solun boşluğunu dolduran Alman Komünistler ile Sosyal Demokratlar aynı düzlemde buluşamamış ve verilen desteğin bölünmesine sebep olmuştur. Kaybedilen Dünya Savaşı, Alman halkının geçirdiği buhranlar, milliyetçiliğin yükselişi ile Sosyalizmden gelen bu ‘’destek’’ Nazilerin yükselişinin mimarlarıdır (Yılmaz, 2013).

Bu bağlamda dönemin Almanya’sında siyasal odaklar 3 başlıkta özetlenebilir: Sosyal Demokratlar, Naziler, Komünistler. Yukarıda da bahsettiğimiz üzere Sosyal Demokratlarla Komünistlerin ayrışmasının da katkısıyla Weimar Cumhuriyeti’nde Bolşevik devrimi ve komünist hareketler hakkında olumsuz propaganda çalışmaları yürütülmüştür. Halkta komünizme karşı derin bir korku yayılmış bu da toplumsal parçalanmayı perçinlenmiştir. Nazilerin gücü ise her geçen yıl daha da artmıştır.

Nazi Almanyası

Reichstag Yangını

Yukarıda anlatılan olumsuz koşulların zirveye taşındığı olay Alman Parlamentosu’nda çıkan ‘’Reichstag Yangını’’dır.  Yangının seçimden çok kısa süre önce çıkması birçoklarına göre tesadüf eseri değildir. Bugün itibariyle kimin yahut hangi grubun yaptığı bilinmese de bunun Hitler’in bir hamlesi olduğunu düşünen insanların sayısı az değildir.

( Fotoğraf/ushmm.org)

Yangının çıktığı gün Hollandalı bir inşaat işçisi olan Marinus van der Lubbe hem kundaklamayı gerçekleştirdiğini hem de komünist olduğunu söyler. Her ne kadar bir kişinin böyle bir eylemi gerçekleştirebilecek olması olağan koşullar içerisinde beklenemeyecek bir durum olsa da elbette bu durum sorgulanmamıştır. Van der Lubbe’nin psikolojik sorunları olan birisi olduğunu da söylemekte fayda vardır. En nihayetinde Van der Lubbe idam edilir. Olayla ilgisi olduğu düşünülen komünistler de gözaltına alınmıştır. Bunlardan birisi de daha sonraları Bulgaristan’ın ilk başbakanı olacak Georgi Dimitrov’dur.

Reichstag yangını, Hitler’i adeta Almanya’nın ‘’suni bir ilahı’’ haline getiren yetki kanununun meclisten geçirilmesi için kullanılır. Bu kanunla birlikte partilerin, derneklerin, sendikaların yok edilmesinin önü açılmıştır.(Yılmaz, 2013) Buna ek olarak Hitler ve ekibinin anti-komünist propagandaları yangının gerçekleştiği yerde başlayıp sonraki günlerde zirve noktasını görmüştür. Halkta yaratılan aşırı korku durumu ile birlikte Hitler, ordunun da desteğini alarak II.Dünya Savaşı’nın sonuna kadar sürecek olan diktatörlüğünü başlatmıştır. Weimar Cumhuriyeti’nin de böylece sonu gelmiştir.

Dimitrov’un Yargılanması

Ömür Uzel kitabının bir bölümünde, Dimitrov’un büyük başarısını anlatmış ve Dimitrov’un savunmasından kesitler paylaşmıştır.

Nazilerin ellerinde Dimitrov’un mahkemece suçlu bulunmasına sebep olabilecek hiçbir belge yoktur. Ancak elbette temel hukuk ilkelerinin, değerlerinin pek bir şey izafe etmediği bir dönemdir o dönem Almanya’sı.

Yargılamaya devam ederken tanık kürsüsüne Nazi İçişleri Bakanı Göring çıkartılılır. Dimitrov, Göring’in iddialarını reddeder ve suçlamalardaki tutarsızlıkları ortaya çıkartır. Dimitrov bunu öyle ustaca yapar ki, sorgulamanın ilerleyen saatlerinde sorgulanan kişi artık Dimitrov değil Göring olmuştur. Hem de bir Nazi Mahkemesi’nde bir Nazi Bakanı olarak (Uzel, 2020)!

İlerleyen günlerde bu sefer de Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Goebbels tanık kürsüsüne oturmuştur. Dimitrov, aynı Göring’te olduğu gibi Goebbels’i de köşeye sıkıştırır. Dimitrov’un stratejisi ve argümanları yargılamayı tersine çevirmiştir. Faşist bir devlette, faşist bir mahkemede ‘’Faşizmin Yargılanması’’, tarihe geçen muazzam bir hukuk başarısıdır (Uzel, 2020).

Dimitrov, delil yetersizliğinden beraat eder ancak bu karara da itiraz eder. Çünkü beraat edilmelerinin temelinde delil yetersizliğinin değil, suçsuzluğun olması gerektiğini savunur! (Uzel) En çarpıcı bölümlerden birisi de Dimitrov’un ‘’Asıl hükmü halk mahkemesi verecektir’’ diyerek savunmasını bitirmesidir (Uzel, 2020).

Yargılama Sürecinden Kesitler

Dimitrov kurtulmayı düşlemiyordu. İstediği şey eksiksiz bir adaletti. Bunu da şu kesitten anlayabiliyoruz: ‘’Dr. Sack Torgler’in savunduğu biçimde bir savunma ile beraat etmektense, suçsuz olduğum halde idama mahkum edilmeyi yeğ tutarım!’’

Dimitrov, savunmasının bir bölümünde Goethe’den bir şiir okur. Şiir şu şekilde bitmektedir: ‘’Ya üzülmeli ya gülmelisin, Ya örs olmalısın sen ya Çekiç!’’, şiiri okuduktan sonra Dimitrov tüm Alman halkını eleştirmiştir: ‘’Alman işçi sınıfı bu gerçeği 1918’de de, 1923’de de, 20 Temmuz 1932’de de 1933’te de anlayamadı. Bunun sorumluluğunu sosyal demokrat liderler; yani … taşımaktadır. Alman işçileri, artık bugün bu gerçeği kavrayabilirler!’’

Dimitrov’un alıntı yaptığı bir diğer kişi Galilei’dir. Galilei’nin idama mahkum olmasına rağmen kararlı bir şekilde ‘’Eppur si muove’’ yani ‘’O dünya her şeye rağmen dönüyor!’’ demesinden bahsetmiş ve şöyle bitirmiştir: ‘’Biz komünistler de bugün en azından koca Galilei kadar kararlı ve inançlı olarak diyoruz ki, Eppur si muove! O her şeye rağmen dönüyor!’’

Son Görüşler

Dimitrov’un temsil ettiği değerler, fikir dünyasındaki doğruları bu yazı açısından hiçbir önem arz etmemektedir. Dimitrov’un savunmasını radikal fikirler ve uçta yaşanan duygularla değerlendirmek hukukla bağdaşmaz. Zira Dimitrov’la esasen farklı bir çizgide olan Bosna Hersek’in kurucusu Aliya İzzetbegoviç’in, Dimitrov’dan yıllar sonra bu sefer komünist bir rejimde adalet araması en az Dimitrov kadar değerlidir.

En nihayetinde, modern insanlık temelini hangi değerlerden veya sistemlerden alırsa alsın eğer hedef istikrarlı bir medeniyet ise, adalet bunun varlık şartı olacaktır. Umalım ki geçmişimiz gelecekte yaşayacaklarımızı etkilemez ve temel değerin, her zaman ve kim olursa olsun insanın onuru olduğu günler bizi bekler. Bunu sağlayacak şey ise şüphesiz ki haklıya hakkını; haksıza dersini vermek, yani adalettir.

Kaynakça

Banu Şit (2008), ‘Modern Vatandaşlık Kavramına Bir Bakış’, TBB Dergisi, Sayı 76

Caner Çakı (2018), ‘Weimar Cumhuriyeti’nde Bolşevizm’in Korku Çekiciliği Bağlamında Alman Propaganda Posterlrinde Kullanımı’, Karadeniz Teknik Üniversitesi İletişim Fakültesi Elektronik Dergisi, Sayı:16

Colin Storer (2013), ‘Weimar Cumhuriyeti’nin Kısa Tarihi’, İletişim Yayıncılık

Nihat Yılmaz (2013), ‘Weimar Dönemi ve Öncesinde Meydana Gelen Siyasi Çekişmeler ve Ekonomik Krizlerin Alman Sosyal Demokrat Partisi Bağlamında Bir Değerlendirmesi’, Sosyal Bilimler Dergisi / Cilt: XV, Sayı 1

Ömür Uzel (2020), ‘Tarihe Geçen Savunmalar’(14.baskı), Karakarga Yayınları

Bekir Emre AKDAĞ

Ankara Üniversitesi Hukuk Bölümü lisans öğrencisi, bu dünya bizim memleket diyen bir sosyal bilimler meraklısı. Aynı zamanda tiyatro ve dans icra eder.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.