Türk Hukuk Devrimi ve Bozkurt-Lotus Davası

1900’lü yıllardayız…

Sayısız alanda güçlü ve istikrarlı bir devletin varlığını sürdürebilmek için son çırpınışlarını yaptığı dönemdesiniz. Öyle manasız çırpınışlar ki muhteviyatına bakmadan, salt kopyalama ya da başka bir ifadeyle ‘’bir şeyler yapmak için yapmak’’ saiki içeren bir takım reformlar yapılmış. Yeknesak bir hukuk ve eğitim düzeni bile yok. Hukuk düzeni olsa bile adaleti tahsis edebilecek bir devlet örgütlenmesi yok. Liyakatsizlik, yolsuzluklar parazit gibi tüm devlet kademelerini çürütmüş.

Uluslararası arenaya bakıyorsunuz, yaşadığınız devletin siyasi olarak artık herhangi bir varlık gösterebilme ihtimali kalmamış. Yan kapı komşunuz ayrılıkçı isyanlar içinde. İnsanlığın tarih sahnesine çıktığından beri her daim savaşlara sahne olan o cazip Anadolu topraklarına ulaşmak isteyen sayısız devlet var. Dünya, görülmemiş ölçekteki ideoloji çatışmalarının ötesinde her anlamda buhranlar geçiriyor. Nitekim 1.Dünya Savaşı patlak veriyor ve devletiniz ağır aksak yürüyen bir insan olarak, yüzüne son yumruğu da yiyip yere yıkılıyor. İtilaf Devletleri, Ateşkes Antlaşmasına paçavra gibi davranıp şehirlerinizi işgal ediyorlar. Bağımsızlığını kaybetmek uğruna ya da başka bir ifadeyle şerefli bir yaşamı kaybetmek uğruna, sırf kurtuluş için başka devletlerin mandasına girmeyi savunan yahut artık gerçeklik payı kalmadığı son derece bariz fikirler ile mevcut durumdan kurtulmayı amaçlayan topluluklar var.

Nutuk ise bu yılları şöyle anlatıyor:

Osmanlı Ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes antlaşması imzalanmış, Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir durumda. Milleti ve memleketi Dünya Savaşı’na sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar…’

Genç bir askersiniz. Bu durumda ne yapardınız?

Atatürk, yine Nutuk’ta bunu şu şekilde ifade etmiştir:

…Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak! İşte, daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.

Lozan’a Küçük Bir Parantez

Sonuç olarak hepimizin ezbere bildiği bir süreç olan Kurtuluş Savaşı başlamış ve dört bir yanından zincirlenmiş bir milletin o zincirleri parçalayıp ayağa kalkacağı bir mücadeleye dönüşmüştür. Bu mücadele sonucunda kazanılan zaferle, Lozan Barış Antlaşması imzalanmış ve Birinci Dünya Savaşı resmen ve fiilen sona ermiştir.

Peki Lozan’ın vasfı nedir? Yıllardır süregelen siyasi tartışmaları bir kenara bırakıp Lozan’ı, antlaşmayı hukuk ve tarih çatısı altında değerlendirirsek şu sonuca varacağımız kesindir: Lozan son dönemin en büyük diplomasi başarısıdır. Lozan ile henüz emeklemeye bile başlamamış Türk Devleti’nin varlığı ve bağımsızlığı tüm Dünya tarafından kabul edilmiş, ‘’itilip kakılan’’ Osmanlı diplomasisinden saygın ve ağırlığı olan bir Türk Devleti ortaya çıkmıştır (Ertan, 2016).

Dışarıda bağımsızlığını kazanmış bir devletin sonraki adımları ise Kurtuluş Savaşı sürecinde askeri ve siyasi bir deha-lider olarak halk nezdinde saygınlığı iyice artmış ve adım adım tarihin gördüğü en büyük ‘’Karizmatik İktidar’’ örneklerinden olan Mustafa Kemal’in önderliğinde gerçekleştirilen devrimler olmuştur.

Türk Devrimlerine Genel Bir Bakış

Bazı kurumların ve durumların baştan yıkılıp oluşturulması Türk Devrimi’ni tarihteki en özel devrimlerden birisi haline getirip Mustafa Kemal’i de devrimci liderler arasında ayrı bir yere koymaktadır.

Türk Hukuk Devrimi

Atatürk için devrimin ne demek olduğunu ise şu kesitten anlayabiliyoruz:

Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak, yerlerine milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini temin edecek müesseseleri koymuş olmak…

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atam Yayınları, 1997)

Çağa ayak uyduramayan bir ulus sömürülecektir. Bağımsızlığı kazanmanın savaş meydanıyla bitmediğinin farkında olan Atatürk’ün önderliğinde yapılan devrimlerin amacı da esasında budur: Bağımsızlığımızı ve varlığımızı korumak (Aysal & Ertan, 2016). Devrimler; ulus kimliğini muhafaza etmekle birlikte bu kimliğin çağdaş bir raya oturmasını sağlayıp ilerlemeye öncülük etmiştir. Yeniden oluşturulan müesseseler, ulusumuzu kimlik bunalımına sokmak şu güne dursun, tam tersine ulusun ‘’kendisini bulmasına’’ öncülük etmiştir.

Türk Hukuk Devrimi

Çizelgeyi Osmanlı’dan başlatacak olursak eğer Osmanlı Devleti’nde hakim olan 2 esas hukuk düzeni mevcuttu: Şer’i ve Örf’i Hukuk.

Osmanlı dinin egemen olduğu bir devletti. Vatandaşlık esası bile dinle belirlenirken hukukun bundan ayrı kalması pek olası bir durum değildi. En nihayetinde ifade edilmeye çalışılan şudur ki: Osmanlı Hukuk sistemi dini esaslara dayanmakta olup devlet-toplum dinamiklerinde din kuralları egemendir (Aysal & Ertan, 2016). Dolayısıyla İslam Hukuku’nun çok geniş bir uygulama alanı vardı.

Osmanlı Hukuku ve İslam Hukuku

Bu bağlamda Şer’i hukuk ‘’ana’’ hukuk olarak nitelendirebileceğimiz vasfa sahiptir ve 4 kaynağı vardır: Kur’an, Hadis, İcma ve Kıyas. Bu 4 ana kaynak içtihatlar yoluyla hukuk kurallarını oluşturmaktaydı ve bir içtihatla başka bir içtihat geçersiz hale getirilemezdi. Şer’i hukukun işlerliğinin esas sorunu bugün hukuk devleti dediğimiz mekanizmanın çizdiği sınırların çok ötesine geçmesi değildi, zira dönem düşünüldüğünde bunun tersi zaten mümkün değildi. Sorun, hicretten sonraki 3.yüzyılda içtihat kapılarının kapatılmış olmasıydı (Aysal & Ertan, 2016).

Bu doğrultuda Şer’i Hukuk’un tıkandığı yerlerde devreye Örf’i Hukuk girmektedir. Örf’i Hukuk’un kaynağı hükümdarlardır. Nitekim Mehmet Akif Aydın’ın çalışmasının (2004) giriş cümlesinde belirttiği gibi ‘’Doğu siyaset geleneğinde hükümdarlarının adil olması devletin kuvvetinin ve hükümdarın otoritesinin devam edebilmesi için önemlidir’’. Orta Asya Türk devletlerinden başlayıp Türk-İslam medeniyetlerinden Osmanlı’ya gelinen süreçte bu önemli bir husus olmaya devam etmiştir. Öyle ki, öncülü iki Selçuklu Devleti’nde olduğu gibi Osmanlı hükümdarlarında da halkın şikayetlerini dikkate alabilecekleri mekanizmalar vardır. Yine Aydın’ın çalışmasında, Yavuz Sultan Selim’in gece geç saatlere kadar halkın şikayetlerini dinlemesinden bahsedilir.

En nihayetinde Örf’i Hukuk’u net bir şekilde ifade edersek bunu Orta Asya geleneğinde Hakanların hukuk yaratma yetkisine benzetebiliriz, hatta Osmanlı Örf’i Hukuku bunun devamıdır. Padişah temelli bir hukuk sistemi olan Örf’i Hukuk’un en verimli dönemini Fatih-Kanuni arası olarak belirlemek yanlış olmayacaktır (Aydın, 2014).

Gayrimüslimler açısından ise, Şer’i Hukuk’un bir gereği olarak özel hukuk alanında kendi hukuk kuralları geçerlidir (Aysal & Ertan, 2016).

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadar Olan Dönem

Tanzimat Dönemi’nde, Osmanlı’da hem yenileşme hem eskiyi koruma düşüncesi hakimdir. Bu bağlamda, hukuk düzeninin paramparça olmasından mütevellit aksayan kısımlarını daha sağlıklı bir hale sokmak için Batı’dan yeni kanunlar getirilmiş (Bu ilk defa olduğu için kayda değer bir durumdur) fakat Osmanlıcılık düşüncesinin sonucu olarak eski kanunlar ortadan kaldırılmamıştır. Bu yüzden amaçlananın tersine bir sonuç ortaya çıkmış, hukuk daha da parçalanmıştır. 2.Meşrutiyet döneminde de, İttihat ve Terakki temelli birtakım hareketlenmeler vuku bulsa dahi o dönemin sancılı olması, Dünya Savaşı’nın patlak vermesi bu durumu geciktirmiştir. Belirli bir hukuk sisteminin olmamasıyla birlikte adli kapitülasyonlar da devletin parçalanmasını hızlandırmıştır (Aysal&Ertan, 2016). Zira, adaletin tahsis edilemediği bir devlette diğer her bir unsur güllük gülistanlık olsa dahi işlerlik sağlanamaz.

Cumhuriyet Dönemi ve Türk Hukuk Devrimi’nin Başlaması

Bir bina inşaatı yapılırken yapılacak ilk şey temel atmaktır. Eğer binanın temeli sağlam olmazsa en ufak bir depremde yıkılması kaçınılmazdır. Hukuk düzenleri için de aynı durum geçerlidir. Bu bağlamda karşımıza Kelsen’in normlar hiyerarşisi çıkmaktadır. Kavramı daha iyi açıklayabilmek adına, son anayasa değişiklikleri ile birlikte hukuk sistemimize uygun bir şekilde şematize edersek;

Konuya dönecek olursak, Kurtuluş savaşı döneminde de 1921 yılında bir Anayasa hazırlatılmıştır fakat olağanüstü koşullarda hazırlandığı için çok detaylı bir Anayasa niteliğinde değildir. Bu bağlamda ilk ‘’gerçek’’ Anayasamız 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu olmuştur.

1924 Anayasası 6 bölüm 105 maddeden oluşup laik bir hukuk devletine atılan ilk adımdır çünkü esasında laikliğe aykırı hükümler barındırmaktadır. Laik olmayan bir devlet, hukuk devleti olarak nitelendirilemez. Nitekim 1928 yılında yapılan değişikliklerle laikliğe aykırı olduğu düşünülen hükümler kaldırılmıştır.

Anayasa ile temel atıldıktan sonra sıra binanın iskeletini yapmaya gelmiştir. Bu bağlamda ilerleyen süreçte diğer temel kanunlar kabul edilmiştir. Bu bağlamda;

  • Batılı ülkelerin yasaları incelenmeye başlanmış ve komisyonlar kurulmuştur.
  • Tek başına yasa, soyut bir gerçeklikten ibaret olduğu için yasayı uygulayacak modern hukukçular yetiştirilmek amaçlanmış, bu doğrultuda 5 Kasım 1925 tarihinde Ankara Hukuk Mektebi açılmıştır.
  • Toplum hayatını düzenleyen en önemli Kanun olan Medeni Kanun, 1876 tarihli Mecelle’yi yürürlükten kaldırarak 1926 yılında kabul edilmiştir. Takip eden süreçte  Borçlar, Ceza, Ticaret kanunları ve diğer başka kanunlar iktibas edilmiştir. 1926 yılı Türk Hukuk devrimi açısından mihenk taşı bir yıl olup devamındaki yıllarda laik ve modern esaslara dayalı, modern bir hukuk sistemi oturtulmuştur.
  • Eski Türk toplumlarında daha serbest olan kadın, zaman içinde bu özelliğini kaybetmiştir (Aysal & Ertan, 2016). Ulu Önder ise Anadolu Kadınını her zaman yüceltmiş, konuşmalarında da bunu belirtmiştir. Bu bağlamda, Medeni Kanun’un kabulü ile birlikte toplum hayatında birtakım haklara sahip olan kadınlar, henüz 1933 yılında siyasi haklara da sahip olmaya başlamıştır. Sırasıyla, belediye seçimlerine katılma hakkı, muhtar ve ihtiyar heyeti seçme ve seçilme hakkı ve son olarak milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Bu özelliğiyle Türk Kadını çağdaşı diğer devlet vatandaşı kadınların çok büyük bir çoğunluğundan önce siyasi haklara sahip olmuştur. İşte Türk Hukuk Devrimi’ni özel kılan diğer bir husus ise kadına verilen bu değerdir.

Sağlam Bir Hukuk Sisteminin İlk Meyvesi: Bozkurt-Lotus Davası

Tarihler 1926 yılını gösterdiğinde Fransız Lotus gemisi ile Türk nakliye gemisi Bozkurt, Midilli açıklarında çarpışmış; Bozkurt mürettebatından 8 kişi boğularak can vermiştir.

Bunun üzerine Türk Devleti, iki geminin kaptanını da İstanbul’da yargılayıp hapse mahkum etmiştir. Fransız makamları, böyle bir yargılama konusunda, uluslararası hukuk açısından Türk yargısının yetkisizliğini savunmuş ve Fransız kaptanın derhal tahliyesini istemiştir. Türkiye ise Lozan’la birlikte kaldırılan adli kapitülasyonlar ve Türk mevzuatı ile Avrupa mevzuatı arasındaki paralellikler temelli bir argümanla bu isteği reddetmiş, nihayetinde olay Milletler Cemiyeti’nin bir organı olan Sürekli Adalet Divanı’na taşınmıştır (Bakacak & Ertan, 2016).

Türkiye’yi temsilen Mahmut Esat Bey, ‘Türkiye, Fransız kaptanı tutuklamakla uluslararası hukuka uygun hareket etmiş midir?’’ sorusunu; ‘’Türkiye, Fransız kaptanı tutuklamakla uluslararası hukuka aykırı hareket etmiş midir?’’ olarak değiştirmiş ve ispatlama sorumluluğunu Fransız tarafına yüklemiştir. Bu dâhiyane çözümle birlikte davanın seyri Türkiye lehine dönmüş ve 7 Eylül 1927’de verilen kararla bu kesinleşmiştir. Bu kararla birlikte, adli kapitülasyonların sadece resmiyette değil fiilen de kalktığı kanıtlanmıştır.

Mahmut Esat Bozkurt (Sağdan İkinci Sırada)

Güzel bir anekdot olarak, gösterdiği bu başarıdan ötürü, Soyadı Kanunu ile birlikte Mahmut Esat Bey’e geminin ismi olan ‘’Bozkurt’’ soyadı bizzat Atatürk tarafından verilmiştir.

Dönemin güçlü ve itibarlı bir devletine karşı uluslararası arenada kazanılan bu zafer salt hukuki anlam taşımayıp siyasi bir anlam da taşımaktadır. O da şudur ki; Türkiye Cumhuriyeti laik ve modern bir hukuk devletidir, henüz yeni kurulmasına rağmen bir siyasi güç olarak uluslararası arenada kendine yer edinebilecektir.

Kaynakça

Temuçin Faik Ertan (2016). Başlangıcından Günmüze Türkiye Cumhuriyeti Tarihi (4.basım). Siyasal Kitabevi

Nutuk (2006), 15. Basım, Alfa Yayınevi

Mehmet Akif Aydın (2004), Kanunnameler ve Osmanlı İşleyişindeki Yeri, Osmanlı Araştırmaları XXIV

Bekir Emre AKDAĞ

Ankara Üniversitesi Hukuk Bölümü lisans öğrencisi, bu dünya bizim memleket diyen bir sosyal bilimler meraklısı. Aynı zamanda tiyatro ve dans icra eder.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.