Ana Akım Uluslararası İlişkiler Neden Irkçılığa Gözlerini Kapatıyor? -I-

Polis ırkçılığına ve zorbalığına karşı Dünya çapında protestolar ve beyaz üstünlükçüleri anmakta olan heykellerin devrilmesi, ABD ve başka birçok ülkede kamusal bir hesaplaşmaya neden oldu. Bu hesaplaşma vatandaşları ve hükümetleri sistemik ırkçılığın tarihsel mirası ve onun yaratmış olduğu devamlı eşitsizlikle yüzleşmeye zorladı. Benzer bir hesaplaşma Uluslararası İlişkiler akademik disiplini için oldukça gecikmişti.

Uluslararası İlişkiler ve Irkçılık
(İllüstrasyon/Liu Rui,GT)

Akademik disiplin olarak kurulmasından itibaren, ana akım Uluslararası İlişkiler, kendisinin ideolojik ve coğrafi kökeni hakkında tam anlamıyla dürüst olmadı. Batı’ya ait olmayan tarih ve düşünceleri kendi nizamından sildi ve modern uluslararası sistemin oluşmasında kolonyalizm ve dekolonizasyonun merkezi rolünü göstermek konusunda başarısız oldu.  

Foreign Policy Uluslararası İlişkiler alanındaki önde gelen dokuz düşünüre ana akım Uluslararası İlişkilerin nasıl yetersiz kaldığını ve araştırma, öğretme ve pratiğinin nasıl değişmesi gerektiğini sordu.

Westphalia’yı unutun. Modern devlet Kolonizasyon’dan doğdu.

  • Sussex Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler bölümü postkoloni ve dekoloni çalışmalarından professör Gurminder K.Bhambra tarafından hazırlanmıştır. Kendisi Moderniteyi Yeniden Düşünmek: Postkolonyalizm ve Sosyolojik Tahayyül adlı kitapların yazarıdır.

Irksal meseleler çoğunlukla yurt içi sorunlar olarak gösterildi yani kimlikle alakalı sorular olarak yada sınıflara ayırma açısından (ülke içindeki kaynakların ve mükafatların ayrımcı şekilde dağıtılması). Bu iki analiz kategorisi de başlıca önem derecesine sahip olmasına rağmen, ırk ve ırksal farklılıkları üreten uluslararası süreçleri çoğunlukla göz ardı eder.

Çağdaş siyaset genellikle, kökenlerinin 1648’de Avrupa’da ortaya çıkan egemen devletler sistemi olduğunu yaygın şekilde fakat hatalı bir biçimde anlayan ulus devletin merceği aracılığıyla incelendi.  

Çağdaş siyaset genellikle,  kökenlerinin 1648’de Avrupa’da ortaya çıkan egemen devletler sistemi olduğunu yaygın şekilde fakat hatalı bir biçimde anlayan ulus devletin merceği aracılığıyla incelendi. Çoğunlukla öğretildiği gibi, modern devlet sistemi tarihi 18.yy sonlarındaki Amerikan ve Fransız devrimlerinin etkilerine odaklanır. Ancak bu tam olarak kolonyal genişleme ve yerleşim periyodunu gösterir. Bu periyotta ırksallaştırılmış terimlerle temsil edilmeye başlanılan bazı Avrupalı devletlerin kendi nüfusları ve Dünya’nın diğer bölgeleri üzerinde hakimiyetlerini pekiştirdikleri görüldü. 

Bu yabancı hakimiyeti,  sözde modern devleti oluşturan bir yön olarak çok nadiren açıklandı veya teorize edildi; o halde bu hakimiyet emperyal olduğu kadar ulusaldır da. İmparatorluğun ırksallaştırılmış hiyerarşileri, ulus devletin ötesinde daha geniş bir yönetim biçimi tanımladı ve dekolonizasyondan sonra henüz yeni ulusallaşmış olan devletlerin vatandaşları arasında eşitsizlikler oluşturmaya devam etti.

Örneğin, Britanya 1948 yılında vatandaşlığı kanunlaştırırken emperyal siyasi birimindeki üyeleri ayırt etmedi. Birleşik Krallık ve kolonilerindeki mümkün olan herkese ortak vatandaşlık verdi. İmparatorluk çekildiğinde, vatandaşlık hakkı ırkçı çizgiler çerçevesinde daraltıldı. Sonradan gelen sözde düşman çevre politikalarının ışığında, yasal olarak Birleşik Krallık’a beyaz olmayan Milletler Topluluğu’ndan taşınanlar vatandaşlığa hakları olduğunu kanıtlamak zorunda bırakıldılar. Eğer kanıtlayamazlarsa, yaşanılan birçok olayda sınır dışı edildiler ve bu olay Windrush Skandalı olarak bilinmektedir.

Irk, sözde ulus devlete dışarıdan katılan bir faktör değildir. Aksine, emperyal siyasi birimler ortaya çıktığı ilk andan itibaren ırksallaşmışlardı ve günümüze kadar ırksallaştırılmış hiyerarşileri yeniden üretmeye devam ettiler. Uluslararası ilişkilerin düşünür ve uygulayıcıları modern devletin formasyonunu teşkil eden kolonyal tarihi ciddiye almak zorundadır. Burada yapılacak olan hata sadece entellüktüel bir hata değildir, siyasetin doğasında ve ihtimallerinde derin sonuçlara da yol açar. Buna günümüzdeki ırk siyaseti de dahildir.

Afrika Yükselmiyor. O, Her Zaman Küresel Politikanın Merkezinde Olmuştur.

  • Bu yazı Kingston, Ontario’da Queen’s Üniversitesi’nde siyasal çalışmalar bölümünde yardımcı doçent olan Yolande Bouka tarafından hazırlanmıştır.

Eğer uluslararası ilişkiler alanı, ırksallaştırılmış uluslararası siyasi analiz ve uygulamaların tarihiyle gerçekten mücadele etmeye kararlıysa, öncelikle Batılı olmayan siyasi aktörlerin ve toplumların küresel gidişatın şekillenmesinde oynadığı rollerin silinmesi ile yüzleşmek zorundadır. Afrika söz konusu olduğunda, bu silme işleminin getirdiği zorluk, ayrıca Afrika’nın çok yakın zamana kadar küresel ekonomi ve siyasetin kenar boşluğunda olduğunu ima eder gibi görünen son günlerdeki “Afrika yükseliyor” rivayetini sorgulamak anlamına gelir.

Mansa Musa’nın Kahire’nin 14. yüzyıldaki on yıl süren ekonomik krizindeki rolünden, Ashanti İmparatorluğu’nun Dahomey Krallığı’na ve Oyo İmparatorluğu’na karşı yıkıcı bir şekilde uğradığı yenilgiye, bugünkü Togo’da Atakpame yakınlarındaki 1764’teki önemli bir savaşa, Ashanti dış politikasındaki değişimlere açıkça görülmektedir ki sömürge öncesi pek çok Afrika devletinin faaliyetlerinin önemli uluslararası sonuçları olmuştur.

Uluslararası ilişkiler, Batılı olmayan siyasi aktörlerin ve toplumların, küresel gidişatın şekillenmesinde oynadığı rollerin silinmesi konusu ile yüzleşmek zorundadır.

Benzer şekilde, sömürgecilik öncesi Çin ve çeşitli Afrika devletleri arasında yüzyıllar sürmüş ekonomik ve diplomatik alışveriş ve her iki dünya savaşı sırasında Afrika’nın rolü, kıtanın dünya meseleleriyle uzun süredir devam eden ve iyi belgelenmiş ilişkisini göstermektedir.

Disiplindeki ırkçı analizlere meydan okumak aynı zamanda çeşitli analiz düzeylerinde Afrikalı aktörlerin faaliyetleri hakkında daha fazla meraklı olmak anlamına geliyor. Devlet merkezli yaklaşımlar, devlet kapasitesine, başarısızlıklarına ve sıradan Afrikalılara sadece harekete geçirilecek bedenler olarak ve global bir satranç tahtasında hareket ettirilecek piyonlar olarak odaklanma eğilimindedir. Bu da stratejilerinin, bağlantılarının ve direnişlerinin uluslararası sistemdeki güç akışlarını nasıl şekillendirdiğini belirsiz hale getiriyor.

Bugün, Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya gibi ülkelerin pazar payı, kaynaklar ve kıta üzerindeki nüfuzu için rekabet ettiği sözde “Afrika için yeni mücadele” ile ilgili herhangi bir tartışma; yerel, ulusal ve bölgesel çıkarların, güç dinamiklerinin, normlarının ve uygulamalarının uygun bir şekilde incelenmesinden uzak olarak yetersiz bir akademik analiz ve dış politika analizi ortaya çıkaracaktır.

Afrika’nın uluslararası ilişkiler ve dünya meseleleriyle ilgili oynamış olduğu ve gelecekteki tartışmalarda oynamaya devam edeceği merkezi rolü doğru anlamak için disiplinin, Afrika’nın silinmiş arşivlerine çare bulması ve kıtanın insanına olan bakış açısını iyileştirmesi gerekiyor.

Liberalizm Modern Demokrasiyi Ortaya Çıkarmadı. Modern Demokrasi Ezilenlerin Aktivizminden Ortaya Çıktı.

  • Bu yazı Amerikan Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler doçenti olan Randolph B. Persaud tarafından hazırlanmıştır.

Haziran ayının son hafta sonu, üç farklı kurumda tarihe geçen olaylar ile sona erdi. Akademide Woodrow Wilson’ın adı Princeton Üniversitesi Kamu ve Uluslararası İlişkiler Okulu’ndan kaldırıldı. Hükümette, Mississippi Yasama Meclisi Konfederasyonu’nun savaş bayrağını kendi eyalet bayrağından kaldırmak için oy kullandı. Ve son olarak eğlence ile ilgili olarak, ünlü aktör John Wayne’in adını ve benzerliğini Kaliforniya, Orange County’deki havaalanından kaldırmak için ortak bir çaba gösterildi. Bu gelişmeler, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki iç sosyal düzen ve daha geniş anlamda dünya düzeni hakkında çok şey ortaya koymaktadır. Gerçekten uluslararası ilişkiler kuramcıları temel liberalizme eşlik eden çok sayıda istisnaya daha fazla uyum sağlamış olsalar da uluslararası ilişkiler teorisi için onların farklı bir tepkileri de var.

Euroliberalizm olarak adlandıracağım temel unsurlar yaşam, özgürlük ve mülkiyet hakkı içerir ancak bunlarla sınırlı değildir; herhangi bir öz nitelik veya kimlik belirteci ne olursa olsun kanun önünde eşitlik akla dayalı hoşgörüyü de içerir.

Euroliberalizm olarak adlandıracağım temel unsurlar yaşam, özgürlük ve mülkiyet hakkı içerir ancak bunlarla sınırlı değildir; herhangi bir öz nitelik veya kimlik belirteci ne olursa olsun kanun önünde eşitlik akla dayalı hoşgörüyü de içerir. The Great Delusion’da John Mearsheimer, Uluslararası İlişkiler teorisine bağlı olarak liberalizmin çeşitlerini ve birçoğu ırkçılık ve medeniyet önyargısına dayanan istisnalar listesini ortaya koyuyor.

Avrupalı filozofların parlak sorgulamaları ile cumhurbaşkanları ve başbakanlarının açıklamalarına rağmen, Hindistan’dan Güney Afrika’ya veya Amerika’nın Güneyine ulaşan demokratik yönetimler; esas olarak alt grup sayılan kitlelerin aktivizmi ve faaliyetleri ile ortaya çıktı. Bu alt grubun içindekiler ise, sömürü düzeni ve siyah karşıtı ırkçılık gibi ayrımcılığın kurbanları başta olmak üzere, daha güçlü bir sınıfın veya grubun hegemonyasına maruz kalan kişilerden oluşmaktaydı.

George Floyd’un öldürülmesi ve durumun tetiklediği değişim hareketi, demokrasiyi ‘’demokratikleştirmede’’ tarihi bir döneme işaret etmekte. Liberal demokrasilerde kilit bir kurum olan polis güçleri, Amerikan tarihinin büyük bir kısmında uygulamalarının merkezinde yer alan ırksal düşmanlığı terk etmek için reform yapmaya itiliyor.  Polis ırkçılığı ve vahşetine karşı yürütülen hareketler halihazırda küresel bir hal almış durumda. Şimdi ise bilinen demokrasiyi, gerçekten demokratikleştirmeye adanmış sosyal güçler; vatandaşlık kavramının siyasi ve kültürel içeriğini yeniden yazıyor. Böylece Almanya ve Fransa’dan Endonezya ve Brezilya’ya kadar ötekileştirilmiş toplumlar, demokratik toplum oluşumunda yurttaşlık sorumluluğunun ve halk hareketlerinin neye benzediğini yeniden tanımlamak için ilerici toplumsal güçlere katılıyorlar.

Uluslararası sistemi, var olan herhangi bir demokratik yönetim düzeyini benimsemeye iten kişilerin, küresel boyutta alt sınıf olarak kabul edilen ve ötekileştirilen halklar olduğunu iddia ediyorum.

Sayısız kurtuluş savaşı ve sömürge/ırkçılık karşıtı mücadeleler, demokrasilerin de üstüne inşa edildiği temeller olan siyasi bağımsızlık ve ulusal egemenlik kavramlarını üretti. Yine bahsi geçen kişiler, ‘’bazıları için özgürlük’’ fikrini ‘’herkes için özgürlük’’ uygulamasına dönüştürerek küresel liberalizmin çelişkilerini de düzeltmek zorunda kaldılar.

Uluslararası İlişkiler disiplini, yardım kavramını bırakıp ırkçılığı ve yaşananların telafisini dile getirmelidir.

  • Portsmouth Üniversitesi’nde kıdemli öğretim görevlisi ve Johannesburg İleri Araştırmalar Enstitüsü’nde öğretim üyesi olan Olivia U. Rutazibwa tarafından yazıldı. Kendisi The Routledge Handbook of Postcolonial Politics’in Robbie Shilliam ile birlikte editörlüğünü yapmaktadır.
(İllüstrasyon/FOREIGN POLICY ILLUSTRATION)

20 yıl önce uluslararası ilişkiler bölümünde çalışmaya karar verdiğimde, Realizm, Liberalizm ya da ‘’acemi sayılan’’ bir görüş olan Yapısalcılık arasından hangisinin uygun bir teorik yaklaşım olduğuyla ilgilenmiyordum.

Bunun yerine, Belçika’da doğup büyüyen ikinci nesil bir Ruandalı olarak, 1994’te olanları kavrayamadığım için Uluslararası İlişkileri seçmiştim. Sonra bir genç olarak, okul kitaplarımdan ziyade aile üyelerimin yaşadığı varoluşsal sıkıntıları gözlemleyerek Ruanda’da kıyamete benzer olayların yaşanmış olduğunu anladım. Bu sırada Birleşmiş Milletler, Tutsilere karşı yapılan soykırımın arifesinde, 10 Belçikalı BM mensubu paraşütçü öldürüldükten sonra ülkeden çekiliyordu.

Belçika medyasında, Belçika birliklerinin ölümü dışında, olaylar Afrika’da yaşanan diğer etnik çatışmalar gibi, üstü kapalı bir şekilde anlatıldı; Belçika ve diğer Batılıların dahiliyetleri hafife alındı veya yokmuş gibi gösterildi.

Belçika medyasında, Belçika birliklerinin ölümü dışında, olaylar Afrika’da yaşanan diğer etnik çatışmalar gibi, üstü kapalı bir şekilde anlatıldı; Belçika ve diğer Batılıların dahiliyetleri hafife alındı veya yokmuş gibi gösterildi. Birçok Belçikalı, Belçika’nın hem Ruanda hem de Burundi ile olan sömürge bağlarının hala farkında değil. Bilinçli olsalar bile, kimin kimi öldürdüğü konusunu açık bir şekilde anlamış değiller.

Uluslararası İlişkilere olan merakım, 1994’te BM’nin neden bir milyon insanı ölüme terk ettiği gerçeğini anlayamadığımdan kaynaklanmaktaydı. Ki bölümdeki ders kitaplarıma göre Birleşmiş Milletler; Batı’nın öncüllük ettiği bir umut ve kurtuluş işareti olmakla beraber insan haklarının da koruyucusuydu.

Bu nedenle ‘’etik dış politika’’ olarak bilinen konuyu araştırmaya koyuldum. Bu alan, uluslararası (yani Batı liderliğindeki) aktörlerin, varlıklarının ardındaki itici güç olarak kabul edilen sözde diğer alıcıların refahı ile dünyanın diğer halkları ile ortaya çıkmış bir alandır. Genelde ırkçılık ve sömürgeleştirme konu olunca tamamen sessiz olan uluslararası ilişkiler disiplinini, o zamanlarda temellerini etik konulardan çok katılım gerektiren alanlar (finansal/siyasal ve teknik) olarak görmekteydim.

Hala, Batı varlığının önceden sömürgeleştirilmiş dünyanın refahını arttırdığına dair tarihsel hiçbir kanıt yoktur. Doktora araştırma sorumu ‘’Batılı aktörler ne zaman görünmüyor’’dan ‘’Her şeyden önce, aslında orada olmalılar mı’’ sorusunda değiştirmek için tam on yılımı harcadım.

Errol Henderson, Meera Sabaratnman, Siba Grovogui ve Robbie Shilliam gibi meslektaşlarımın aracılığı ile, uluslararası ve günümüz Kuzey-Güney ilişkilerinin incelenmesine ırk, ırkçılık, sömürgecilik ve ataerkillik analizlerinin dahil edebileceğini keşfettiğimden beri; yardım kavramından kurtulmamız gerektiği sonucuna vardım. Kurtulmamız gereken başka kavramlar ise, tarihin derin bir şekilde aklanması ve daha önce sömürgeleştirilmiş insanların Batı’daki zenginlik ve ilerlemelere katkıların silinmesi üzerine inşa edilen uluslararası kalkınma disiplinidir. Aslına bakarsak tüm bu ‘’yardım’’ kavramı yakışıksız ve ırkçıdır. Sömürgecilik mantığını yeniden üretemeyen uluslararası ilişkiler, bunun yerine onarım, itibar ve hatta geri çekilme fikirleri ile meşgul olmalıdır.

Uluslararası İlişkiler alanında ırkçılık sorununu ciddiye almak, onu yalnızca bir klişe ya da kültürel duyarsızlık sorunu olarak değil; aynı zamanda beyaz üstünlüğü üzerine inşa edilmiş kolonyal yaşam tarzının erken ölümü olarak görmek anlamına da gelir.

Uluslararası İlişkiler alanında ırkçılık sorununu ciddiye almak, onu yalnızca bir klişe ya da kültürel duyarsızlık sorunu olarak değil; aynı zamanda beyaz üstünlüğü üzerine inşa edilmiş kolonyal yaşam tarzının erken ölümü olarak görmek anlamında da gelir. Bu durum ırkçılık ve sömürgeciliği konulara daha fazla dahil etmek anlamına değil, disiplinin amacının yeniden düşünülmesi gerektiği anlamına gelmektedir. Uluslararası İlişkileri bir statüko bilimi mi, yoksa en yakın örnek olan siyahi yaşamlardan başlayarak yaşamın olasılığının bilimi mi yapacağız?

Geçen hafta, 30 Haziran’da, Belçika Kralı Belçika Kongosu’nda kolonyal dönemde yapılan sayısız gaddarca eylem için tarihte ilk kez pişmanlığını ifade etti; resmi bağımsızlığını kazanmasından 60 yıl sonra!

Analizlerinin merkezine ırkı, ırkçılığı ve kolonyalizmi koyan Uluslararası İlişkiler uzmanları bunun geçmişi kabul etmekten daha fazlası olduğunu biliyorlar. Bilimsel zorunluluk; ırksal kapitalizmin üzerine inşa edildiği mevcut uluslarası sistemi sorgulamak ve araştırmaktır. En iyi ihtimalle, Belçika’nın gecikmiş hareketi onarım ve tazminatla ilgili konuşmanın bir başlangıcı olabilir; ‘’yardımla’’ ilgili değil. Ve bu konuşma bugün var olan haliyle ana akım uluslararası ilişkilerin başlatamadığı bir konuşma.

Çeviri Ekibi

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.