Ana Akım Uluslararası İlişkiler Neden Irkçılığa Gözlerini Kapatıyor? -II-

Uluslararası İlişkiler Alanı Sizin Doğduğunu Düşündüğünüz Yerden Doğmadı

  • Güney Afrika, Irk ve Uluslarası ilişkiler kitabının yazarlarından, Leiden Üniversitesi’nde ders veren aynı zamanda Cambridge Üniversitesi misafir öğretim üyesi olan Vineet Thakur tarafından hazırlanmıştır.

Yaygın olarak paylaşılan hikâyeye göre uluslararası ilişkiler disiplini 1.Dünya Savaşı’nın çocuğudur. Hepimizin aşina olduğu mit şöyle devam eder. Yıkımdan bitap düşmüş Dünya’da savaş problemini hafifletmek için yeni ve bilimsel olması beklenen bir disiplin kurulur. Serinkanlı, sorgulayan ve objektif çalışma ancak buradan yeni bir yol oluşturabilirdi.

1919 Paris Barış Konferansı sırasında Galler’deki Aberystwyth Üniversitesi’ndeki bölüm ve uluslararası ilişkiler enstitüsünün kurulmasına bakılırsa bu hikâye yarı yarıya doğru denilebilir.

Uluslararası İlişkiler bölümünün kurulmasına aynı etkide sebep olan bir başka savaş daha var. Boer savaşı olarak da bilinen 1899-1902 yılları arasında süren Güney Afrika Savaşı. Savaşan, küçük ve ırkçı dört devletten oluşan Güney Afrika Birliği ve Britanya İmparatorluğu’nun 1910’daki öğeleri; bizlere savaş kurumunun nasıl ehlileştirilebileceğine yönelik bir model oluşturdu.

Ben ve Peter Vale, son çıkan kitapta diyoruz ki: bu mitin oluşturulmasında gerekli katkıyı sağlayanlar; bireyleri, fikirleri ve kurumsal olarak uluslararası ilişkiler akademik disiplinini oluşturanlar olarak çok önemli öncüler olmuşlardır.

Uluslararası ilişkiler bölümünün, enstitülerinin, dergilerinin kurulmasındaki belki de kendi başına en önemli ağ olarak sorumluluk alan Round Table; (Yuvarlak Masa) çalışmasının büyük çoğunluğunu Güney Afrika’daki ana üyelere yöneltti.

Uluslararası İlişkiler bölümünün, enstitülerinin, dergilerinin kurulmasındaki belki de kendi başına en önemli ağ olarak sorumluluk alan Round Table (Yuvarlak Masa); çalışmasının büyük çoğunluğunu Güney Afrika’daki (o zamanlar “Milner’ın Kreşi” olarak bilinen) ana üyelere yöneltti. Buradaki Milner ismi savaş zamanı ve sonrasında İngiliz koloni idarecisi olarak Güney Afrika’da bulunan şahıstan ileri gelmektedir.

İlk enstitü olarak Londra’daki Chatham Evi ve onun ilk dergilerinden olan Round Table (Yuvarlak Masa) da dahil olmak üzere uuslararası ilişkilerin ilk girişimleri için gerekli para, emperyalist politikacı John Rodes’un dostu aynı zamanda da Güney Afrika madenlerinin ileri gelenlerinden Abe Bailey’den geldi. Yuvarlak Masa’nın ırkçı fikirleri öncelikle Güney Afrika’da geliştirildi. Sonra Dünya Devleti olarak bilinen İngiliz Milletler Topluluğu’nun savaşlar arası dönemde fikri şablonu olarak kullanıldı. Dahası, Chatham Evi’nin kurucusu Lionel Curtis’in hayatı ve çalışmalarına bakıldığında Güney Afrika Birliği’nin Johannesburg’daki altın madenlerinden İngiliz Milletler Topluluğu’ndaki Dünya Hükümeti algısı kolaylıkla görülmekte.

Bu alternatif hikâye; ırk hakkında düşünme ve uluslararası ilişkilerin (akademik disiplin olarak hem teorik hem pratik) yapımına yönelik iki önemli konuyu gündeme getiriyor. Birincisi, Dünya’daki ırkçı yapıyı analiz etmek için araştırmacıların arşivinin ABD ve Britanya sınırları dışına çıkması gerekiyor. Irkı anlama ve onun uluslararası ilişkilerdeki rolünü öğrenmek adına Amerikan ve İngiliz perspektiflerini bilmek ne kadar kıymetli olsa da sadece bu bağlamlara çalışmak; dünyanın geri kalanını ihmal etmeye yol açıyor. İkinci olarak ise ırk diğer kategorilerle (kast, sınıf, medeniyet ve bugünün bağlamında İslam’ın ırkçılaşması) beraber çalışıyor.

Uluslararası ilişkiler için bu aşamadaki zorluk; Dünya’nın sadece bir köşesine ait olmayan veya sadece bir usta tarafından hazırlanan konseptten çıkıp herkesi kapsayan yeni bir dil elde edebilmektir.

Irk ve İmparatorluk Hâlâ Uluslararası İlişkilerin Peşini Bırakmıyor.

  • Bu yazı Cambridge Üniversitesi’nde siyasi düşünce ve uluslararası ilişkiler profesörü Duncan Bell tarafından hazırlanmıştır.

Black Lives Matter’ protestoları hem dünya siyasetinin dinamiklerinde hem de uluslararası ilişkiler disiplininde ırki ideolojilerin oynadığı role olan ilgiyi artırdı.

Uluslararası ilişkiler imparatorluk çağında doğdu. Tarihinin ilk birkaç on yılı boyunca sömürge yönetimi ve ırk üstünlüğünün gerekçelendirilmesi sorunlarıyla meşgul oldu.

Uluslararası ilişkiler imparatorluk çağında doğdu. Tarihinin ilk birkaç on yılı boyunca sömürge yönetimi ve ırk üstünlüğünün gerekçelendirilmesi sorunlarıyla meşgul oldu.

Sosyal bilimciler, emperyal sömürü ve tehlikeli ırk hiyerarşileri tarafından yapılandırılan bir dünya için meşruiyet kazandılar. Irk genellikle politikanın temel birimi olarak görülüyordu, hatta devletten, toplumdan, ulustan ya da bireyden daha temel.

Vatandaşlık hakları savunucusu ve akademisyen W.E.B. Du Bois’nın deyimiyle “beyazlık dini”, Avrupa-Amerika dünyasında yaygındı ( ama rakipsiz değildi). Johns Hopkins Üniversitesi’nden Robbie Shilliam’ın son zamanlarda Foreign Policy’de savunduğu gibi, Du Bois’nın uluslararası siyasetin örgütleyici bir ilkesi olarak gördüğü bu yaklaşım; “renk çizgisinde” kendini gösterdi. Ancak bugün birçok uluslararası ilişkiler akademisyeni, Shilliam’ın doğru bir şekilde gözlemine göre, “ırkın bizim alanımızda oynadığı rol üzerine düşünmekten dikkatlice kaçındı.”

Yakında çıkacak olan ‘Dreamworlds of Race’ isimli kitabımda, 20. yüzyılın şafağında popüler olan “ırksal ütopyacılığın” beyaz üstünlükçü bir versiyonunu, “Anglosaksonların” (veya “İngilizce konuşan halkarın”) kurgusunu inceliyorum. Politik olarak birleştirilirse, dünyaya barış ve adalet getirebilir. Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’nı kuran Andrew Carneige, baş emperyalist Cecil Rhodes da dahil olmak üzere pek çok seçkin kişi; bu fikri yaydı.

Anglo ütopyacılığının en abartılı versiyonları 20. yüzyılın ortalarında tükenmiş olsa da “İngilizce konuşan halkların” dünya siyasetini şekillendirmede öncü bir rol oynayacakları fikrinin son derece kalıcı olduğu kanıtlandı. Bu ütopyacı yaklaşım; sözde İngilizce konuşulan ülkelerin çeşitli muhafazakâr vizyonlarında ve İngiltere’nin Brexit sonrası dış politikasına yeniden yönlendirme amaçlı projelerde yeniden su yüzüne çıktı.

Irk ve imparatorluğun iç içe geçmiş tarihleri günümüze musallat oluyor. Ancak Black Lives Matter hareketi, kolektif eylemin üretken gücünü ve daha adil bir geleceğin hizmetinde tarihi yeniden düşünme olanaklarını gösteriyor. Eğer ana akım uluslararası ilişkiler bu hayati çabada bir rol oynayacaksa disiplinin geçmişteki ve şimdiki emperyalist ve ırksal egemenlik meselelerini son yıllarda olduğundan çok daha ciddiye alması gerekiyor.

Uluslararası İlişkilerde Avrupa Merkezcilik, Bir Fikri Irkçılık Biçimidir.

  • Bu yazı Leiden Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler öğretim görevlisi ve Cape Town Üniversitesi’nde fahri araştırma görevlisi ve Arlene Tickner ile Küresel Güneyden Uluslararası İlişkiler: Farklı Dünyalar kitabının ortak editörü olan Karen Smith tarafından hazırlanmıştır.

Uluslararası ilişkiler; ırkı ihmal ettiği gibi, aynı şekilde Avrupa merkezli bir tarih anlayışına göre dünya hakkında Batı kökenli olmayan alternatif düşünme biçimleri konusunda da hem cahil hem de küçümseyici olmuştur.

Uluslararası ilişkilerin denetçileri tarafından meşru kabul edilen teorik dilde yer almadıkları veya uluslararası ilişkiler çalışması için uygun kaynaklar olarak kabul edilen akademik dergi, makaleler veya kitaplar gibi formlarda görünmedikleri için Batı’nın dışından gelen fikirler uluslararası ilişkiler alanında düşük seviyede ve coğrafi kökenleri nedeniyle değersiz kabul edilmiştir.

Buna ek olarak, Batı’nın ötesinden akademisyenler, küresel ekonomiyi yansıtan bir şekilde hammadde -deneysel kanıtlar şeklinde küme edilmiş olguların- sağlayıcıları olarak görülürken, bu olguların daha gelişmiş, soyut bilgi biçimlerine dönüştürülmesi Batı’nın ayrıcalığı olarak kabul edilmiştir. Örneğin, Batılı akademisyenler genellikle Afrika devletlerini Avrupa devlet teorileri tarafından geliştirilen kriterlere göre değerlendirirler ve devletin alternatif Afrika anlayışlarını göz önünde bulundurmak yerine, ilgili verileri sağlamak için yerel akademisyenlere güvenirler.

Sonuç olarak, öğrencilerin uluslararası ilişkiler hakkında okuduklarının çoğunluğu dünya halkının bir azınlığı tarafından yazılmaya devam ediyor. Tüm değerli fikirlerin Batı’da ortaya çıktığı varsayımı sadece dışlayıcı değil aynı zamanda yanlıştır.

Tüm değerli fikirlerin Batı’da ortaya çıktığı varsayımı sadece dışlayıcı değil aynı zamanda yanlıştır.

Pınar Bilgin ve Siba Grovogui gibi akademisyenlerin savunduğu yukarıdaki düşünce biçiminin fikri ırkçılığın bir biçimini içerdiği kabul edilmelidir.

Avrupa ve Kuzey Amerika dışından akademisyenlerin ve fikirlerin dışlanması; bu alanda okuyanların -ve genellikle bunu, örneğin, diplomatlar ve politikacılar olarak uygulamaya devam edenlerin- çağdaş küresel sistemin dinamiklerini tam anlamıyla kavrayabilmek için gerekli bakış açısı farklılığını sağlamayan bir alanla karşılaşmalarına sebep oldu. Belki de en önemlisi, bu disiplinin farklı bir dünya hayal etme yeteneğini kısıtladı.

Feminist Dış Politika Irkları Görmezden Gelemez

  • Stirling Üniversitesi’nde uluslararası politika alanında kıdemli bir öğretim görevlisi olan ve Jamie J. Hagen ile birlikte Kadınlar, Barış ve Güvenliğe Yeni Yönelimler kitabındaki Küresel Irk Hiyerarşileri ve Ulusal Eylem Planları Yoluyla Yerelleştirmenin Sınırları bölümünün ortak yazarı Toni Haastrup tarafından yazılmıştır.

Dünya çapında ülkeler, küresel sistem içindeki eşitsizlikleri gidermek için yeni dış politika uygulamalarını benimsiyor. Bu uygulamalardan biri, İsveç’in feminist dış politikasıdır. 2014 yılında oluşturulan bu dış politika yaklaşımı, eski İsveç Dışişleri Bakanı Margot Wallström öncülüğünde yürütülmüştü. Bu politika, dışişleri uygulamaları da dahil olmak üzere uluslararası ilişkiler alanında cinsiyete dayalı ayrımcılığa ve kadınların yokluğunun etkilerine dikkat çekiyor. Feminist Dış Politika şimdi Kanada’da ve son zamanlarda Meksika gibi ülkeleri de içerecek şekilde İsveç’in de ötesine geçmiş bulundu.

Feminizm tarafından aydınlatılan bir dış politika yaklaşımına yönelik bu hamleler önemli olsa da bu hamleler ırk kavramı göz ardı edilirse uluslararası ilişkiler alanındaki ve pratiğindeki süregelen kör noktaları güçlendirebilir. Feminist dış politika, genellikle zengin ülkelerin, gelişmekte olan ekonomilere sahip ülkelerdeki kadınların durumuna odaklanmasına izin vermekte. Bunun sebebi ise, daha gelişmiş ekonomiye sahip ülkelerin cinsiyet ayrımcılığı ile ilgili zorluklara cevap vermek için kendilerini daha iyi konumlandırmalarıdır.

Baskın feminist dış politika tarzı, gelişmekte olan ekonomilerde cinsiyet ayrımcılığının sebebi olan sömürgeciliğin ırk ayrımcılığındaki mirasını ciddiye almakta başarısız olmakta.

Gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler arasındaki ilişkide kodlanmış varsayımlar ırksallaştırılmıştır. Feminist bir dış politikaya sahip bir ülke genellikle kendi deneyimlerini başka yerlerde iyi bir uygulama olarak adlandırır. Yine de, cinsiyet ayrımcılığı evrenseldir ve çoğu zaman gelişmiş ekonomilerdeki azınlık gruplarının üyeleri endemik ırkçılık ve yabancı düşmanlığı nedeniyle önemli ölçüde dezavantajlıdır. Dahası, temel eşitsizlik olarak “başka yerlerde” cinsiyete dayalı ayrımcılığa vurgu yaparken, baskın feminist dış politika tarzı, gelişmekte olan ekonomilerde cinsiyet ayrımcılığına yol açan sömürgeciliğin ırk ayrımcılığındaki mirasını ciddiye almakta başarısız olmakta.

Feminist dış politikanın mevcut dış politika için bir alternatif olması için, ırk kavramının açık bir şekilde değerlendirilmesi gereklidir. Bu kavram uluslararası ilişkiler disiplininde yeni değilken daha eşitlikçi ve adil toplumlar arayışında onu alakasız olarak neden ele alalım ki? Ulusaşırı feministlerin hareketi, uluslararası ilişkilerin baskın pratiklerini destekleyen bu yapısal şiddete (örnek vermek gerekirse sosyal yapıların ‘’dezavantajlı’’ sayılan insanlara verdiği zararlara) nasıl meydan okuyacağına dair düşünmek için bir yol sağlıyor.

Aktivist, akademisyen ve birkaç meslek dalından daha oluşan bir grup olan Feminist Dış Politika Projesi, yapısal şiddeti hesaba katıp sonucunda ırk kavramının dış politikayı nasıl etkilediğini kabul ederek bir çağrıda bulundu. Daha varlıklı ülkelerin silahlanma yarışının durmasını destekleyen proje, aynı zamanda gelişmekte olan ekonomilerdeki askeri müdahaleleri yeniden düşünmek, artan askeri harcamalar yoluyla artan militarizm eğilimini tersine çevirmek ve eşitsizlikleri her zaman artıran ekonomi politikalarının savunuculuğunu yeniden düşünmek için de çağrıda bulundu. Daha varlıklı ülkelerde ortaya çıkan bu sistematik meselelere dikkat etmek, uluslararası ilişkilerdeki eşitsizlikleri gidermeye başlayabilecek dönüştürücü bir plandır.

Dış politikayı gerçekleştirmenin farklı bir yolu ise devlet tarafından değil, insanlar tarafından yönlendirme ile çıkar yerine dayanışmayı vurgulamaktır. Bu durum herkes için ‘’gerçekten’’ adalet sağlayacaktır.

Batının Zaferi Irksal Bir Felakete Yol Açtı. Düşüşü ise Irksal Adalete Yol Açabilir

  • Doshisha Üniversitesi’nde Küresel Araştırmalar profesörü olan Seifudein Adem tarafından yazıldı.

Vefat etmiş siyaset bilimci Ali Mazrui’ye göre, küresel kültürel karşılaşmaların ilk aşaması Amerika’da soykırıma ve trans-Atlantik köle ticaretine yol açtı. Bu dönem, Batı’nın yükseliş dönemiydi. İkinci aşama ise yakın zamanda yaşanılan sömürgecilik ve emperyalizm dönemiydi. Bu dönem ise Batı’nın zafer çağı idi. Her iki aşama da ırksal boyutta felaketlerle sonuçlandı.

Daha derin bir seviyede, bugün dünyada tanık olunan şey bahsedilen kültürel karşılaşmaların üçüncü aşaması olabilir. Batı kültürünün evrensel geçerlilik iddiasına kültürel görecelik (Batı’da bir toplumda geçerli olan başka birinde geçerli değildi.), tarihsel görecelik (20. Yüzyılın başında Batı’da geçerli olan olgular, 21. Yüzyılda geçerliliğini kaybetmişti.) ve deneysel görecelik (Batı genellikle kendi standartlarını karşılayamasa da diğer toplumlar tarafından iyi karşılandı) açısından meydan okunmaktadır.

Nitekim, birbirimizi patron yaparken (hegemonizasyon) aynı zamanda benzer gösteren (homojenleşme) sürecinin reddi, devam ediyor gibi görünmekte. Bu ise, Batı’nın savunma çağı.

Dünyanın dört bir yanındaki çoğu kişi için,ırkçılık hastalığı, şu an dünya çağında yayılan bir fiziksel hastalık kadar şiddet ve öfke ile karşı karşıya kalmalıdır.

Son aylarda COVID-19 küresel bir tehdit olarak karşımıza çıktı. Bu pandemiye cevaben birçok Batı toplumunda standartların belirgin bir şekilde düştüğü görülürken, bu standartlar Batılı olmayan birkaç toplum tarafından daha iyi karşılandı. Dünya ayrıca, daha yakın zamanlarda, ABD’de polis tarafından acımasızca öldürülen Afroamerikan George Floyd’a adalet talep eden protestoların küresel yayılımına tanık oldu. Farklı ülkelerdeki protestocuların çoğu belirli konular hakkında yeterli bilgi sahibi olmayıp İngilizce de konuşmuyor olabilir. Ancak bunu çok fazla kişi biliyordu ve durumu protesto etmek için dışarı çıkmayı coşkulu bir şekilde kabul ettiler.

COVID-19 salgını ve polis vahşetine karşı olan küresel çaptaki eylemler, ilk olarak, insanlığa yönelik zorlukların devletin bölgeselliğini ve ırkçılığın dar görüşlülüğünü aştığını ve ikincisi ise, ilkel de olsa, ulus ötesi siyasi duyarlılıkların yakınlaşmasının ortaya çıkabileceğini göstermektedir. Dünyanın dört bir yanındaki çoğu kişi için, ırkçılık hastalığı, şu an dünya çapında yayılan bir fiziksel hastalık kadar şiddet ve öfke ile karşı karşıya kalmalıdır.

Bu ortak duyar, uzun vadede daha büyük bir olay için katalizör haline gelebilir. Bahsedilen olay ise kültürel hiyerarşiye değil, Mazrui’nin evrensel birlikçilik olarak adlandırdığı şeye dayanan ve gerçekten küresel bir köyün yaratılması, yani küresel bir başarı havuzunun farklı yerel yenilik ve gelenek havuzları ile birleşiminden oluşan bir olgunun yaratılmasını amaçlamaktadır. Bizim de temennimiz bu yöndedir.

Çeviri Ekibi

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.