İklim felaketi Homo sapiens’in sonunu getirebilir mi?

Son 200 yıldır insanlık olarak, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde doğayı tahribata uğratıyoruz. Öyle ki, bu tahribatın doğurdukları artık geri döndürülemez olduğundan yeni bir jeolojik çağa girmiş bulunmaktayız: Antroposen. Bir diğer deyişle, insan davranışlarının çevre ve iklim üzerinde dominant faktör olduğu çağ.

Ne zamandır Antroposen’deyiz?

İlk defa Paul Crutzen, 2000 yılında Meksika’da katıldığı bir konferansta Antroposen terimini kullandı. Crutzen aynı zamanda ozon tabakasını yok edici kimyasallardan bahsettiği çalışmasıyla 1995 yılında Nobel Kimya ödülünü kazanmıştı. Peki Antroposen tam olarak ne zaman başladı? Ian Angus, 2015 yılında Antroposen’in başlangıcını tespit etmek üzere yazdığı makalesinde 1950 yılını işaret ediyor. İnsanlık tarihindeki en büyük gelişmeler son 200 yılda gerçekleşmiş olmasına rağmen birtakım bilim insanları; 1950’den önceki dönemi erken Antroposen olarak sınıflandırmayı tercih ediyor. Bunun sebebi ise 1950’den sonraki dönemde insan faaliyetlerinin doğa ile ilişkisinin daha önce görülmemiş bir hızda dönüşümü. Akıllara geldiği üzere ölçeği ve kapsamı bakımından Endüstri Devrimi sonrası değişimler; 1950’ye kadar global bir etkiye ulaşmadığı için yeni bir çağ açmada yetersiz kalıyor (Angus, 2015).

Antroposen’in 11.700 yaşındaki Holosen’in bir alt bölümü mü yoksa yeni bir jeolojik çağ mı olduğu bazı bilim insanları tarafından hala tartışılıyor. İster yeni bir çağ, isterse alt bölüm olsun; bizim gerçeğimiz yaklaşmakta olan iklim felaketi.

Mevcut Hal

Endüstri Devrimi’nden sonra kaynakları tüketme hızımızın büyük bir ivme kazandığı su götürmez bir gerçek. Öyle ki, artık gezegenin kendini yenileme hızından çok daha hızlı tüketiyor ve geleceğimizden yemeye başlıyoruz. 2020 yılı için Dünya Limit Aşım Günü pandemi sayesinde(!) 3 hafta ilerleyerek 22 Ağustos’a denk geldi (Global Footprint Network, 2020). Yani biz, 22 Ağustos’tan sonraki her gün için kısa vadede gelecek yılın; uzun vadede ise gelecek nesillerin kaynaklarını tüketiyoruz. Halbuki, sözde Homo Economicus’lar olarak tüketim davranışlarımızın hepsinde olduğu gibi doğal kaynaklarımızı da optimal miktarda tüketmemiz gerekirdi. Söz gelimi, şu anki koşullarda sera gazlarında hiçbir artış olmasa dahi uzun vadede yeryüzü 2°C ila 4°C arasında ısınacak (Li, 2011).

Güvenli limit olan 2°C üstündeki bir artış; küresel ısınmanın insan kontrolünden çıkacağı ve iklim felaketinin kaçınılmaz olacağı anlamına geliyor. 3°C bir sıcaklık artışı bize büyük çapta kuraklık ve çölleşme, deniz seviyesinde 25 metrelik bir yükselme, Amazon ormanlarının kül olması ve milyonlarca çevre mültecisi vaat ediyor. Yani insanlık kendine, yine kendi eliyle adeta silah doğrultmuş durumda.

Neden İklim Krizi Konusunda Rasyonel Davranamıyoruz?

İklim kriziyle ilgili uyarılara rasyonel yaklaşamamamızın temelde iki sebebi var. Birincisi, krizin varlığını ve insan kaynaklı olduğunu inkar etme eğilimi. İkincisi, çevre için ekonomiyi ve refahı feda etmeye hazır olmayışımız.

Krizin varlığını reddetmek birbirini izleyen 3 inkar aşamasından oluşmakta (J. B. Foster, 2011). İlk aşama, ekolojik bir krizin eşiğinde olduğumuza ve bu krizin insan yapımı olduğuna kulakları tıkamak. Şirketlerin çevre sorunları ile ilgili kar oranlarını tehdit eden regülasyonlara ilk tepkisi birinci aşamaya dahil ediliyor. Tıpkı Exxen Mobil örneğinde olduğu gibi, şirketlerin bu regülasyonlara verdikleri ilk yanıt problemin varlığını reddetmek.

İkinci aşama, krizi kabul etmek fakat kapitalist üretim metotlarının bu krize sebep olduğunu reddetmek. Hatta bu argümanı savunmak için oluşturdukları bir formül de var:

  • Çevresel etki = Nüfus x Tüketim x  Teknoloji.

Eğer nüfus, tüketim ve teknolojiyi sürdürülebilir hale getirmeyi başarırsak; çevresel etkimiz de formülün önerdiği üzere sürdürülebilir hale gelir. Bu inkar aşamasında kapitalistler, çevre sorunlarını bir sistem problemi olarak görmekten uzaktalar.

Foster’ın en tehlikeli inkar şekli olarak tanımladığı üçüncü aşama ise, kapitalizmin probleme sebep olduğunu kabullenmek fakat problemin üstesinden gelme konusunda yeterli olduğunu da savunmak. Yani en verimli olduğu düşünülen üretim şeklini -kapitalizmi- değiştirmeyi reddetmek.

Bilim insanları sayılarla iklim krizi gerçeğini gözler önüne sererken, bizler neden bunu ciddiye al(a)mıyoruz sorusunun bir diğer cevabı ekonomide saklı. Dünya gayri safi yurtiçi hasılası ile karbondioksit emisyonları arasındaki pozitif korelasyon; kapitalistlerin neden üretimi azaltma eğilimi duymadıklarını açıklıyor (Li, 2011).

İklim ve Karbondioksit Emisyonları
Fosil yakıtların yanmasından kaynaklanan dünya GSYİH ve karbondioksit emisyonları (1820–2009)
Kaynak: Maddison (2003); Earth Policy Institute (2008); World Bank (2010).

Alternatif Sistem Önerileri ve Kapitalizmin Geleceği

İnkarın üçüncü aşamasında iklim krizi gerçeğini kabullenen kapitalistler, kapitalizmin de sürdürülebilir olabileceğini öne sürüyorlar. Sistem değişikliğine gitmektense kapitalizme alternatif olarak sundukları çözüm şu şekillerde adlandırılıyor:

  • Yeşil Kapitalizm
  • Sürdürülebilir Kapitalizm
  • Doğal Kapitalizm
  • İklim Kapitalizmi

Başlıca amaçları, bugüne kadar deneyimlediğimiz en verimli sistemi daha önceden dışlanan çevre maliyetlerini içselleştirerek daha da verimli hale getirmek. Basitçe kapitalistler, sorunun çözümünü kapital birikiminden feragat etmeden çözmeye çalışıyorlar, peki bu gerçekten mümkün mü?

Korkarım ki karşımızdaki olası(?) doğa olayı, küçük değişikliklerle bertaraf edilmekten çok daha karmaşık dinamiklere sahip. Söz gelimi, kapitalistlerin kapital birikimine karşılık doğada biriken emisyonlar aritmetik olarak artmakta. Buna karşın ozon tüketen gazların konsantrasyonu üstel olarak artıyor. Bir başka deyişle, emisyonumuzu sıfıra indirdikten sonra bile bu gazlar; atmosferin katmanlarında asılı kalmaya devam ediyor.

Bu ilişki kullanılarak elde edilen sonuçlara göre, yeryüzü sıcaklığındaki 2°C’lik artışı başarmak için gerekli karbondioksit emisyon miktarı tüm 21. Yüzyıl için 1 trilyon metrik ton. Bu yüzyılı mevcut emisyon miktarları ile tamamlarsak kümülatif emisyon miktarı yüzyıl sonunda 3 trilyon metrik tona ulaşacak. 3 trilyon metrik ton; yeryüzü sıcaklığının 4 ila 8°C arasında ısınmasına yol açacak felaketler senaryosuna işaret ediyor (Li, 2011). Bu sıcaklık artışının vaat ettikleri ise dünyanın büyük bir kısmının yaşanamaz hale gelmesi, su seviyesinde 70 metrelik bir artış, büyük çapta türlerin neslinin tükenmesi, küresel popülasyonun %90 oranında azalması ve kontrolden çıkmış bir küresel ısınma.

Sonuç

Ekonomik büyüme ve emisyon miktarı arasındaki neredeyse bire bir olan ilişki düşünüldüğünde, iklim felaketini yaşamamak için bulacağımız çözümün hayat standartlarımızı yükseltmeyeceği gerçeğini kabullenmek gerekiyor. Uzun vadede sıfır ekonomik büyüme sağlayan kararlı devlet ekonomisine geçiş aradığımız çözüm olabilir. Diğer taraftan aynı sistemle yolumuza devam etmek istiyorsak ekonomi ve çevre değişkenleri arasında “mutlak ayrıştırma” sağlanmalı.  Bu yüzden Birleşmiş Milletler’in 2015 sonrası Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri de “ayrıştırma” nosyonuna dayanıyor. Görünen o ki sistem değişikliğinden ziyade, bu değişkenlerin birbirinden gerçekten ayrılıp ayrılamayacağı gelecekte insanlığın kaderini belirleyecek.

Kaynakça

         Angus, I. (2015). When Did the Anthropocene Begin…and Why Does It Matter? Monthly Review.

https://www.footprintnetwork.org/

Li, M. (2011). The 21st Century Crisis: Climate Catastrophe or Socialism. Review of Radical Political Economics, 43(3), 289–301. https://doi.org/10.1177/0486613410395896

Merve YILMAZ

ODTÜ İktisat bölümü lisans öğrencisi. Sanatı ve rakamları sever, onları yaşar. Aynı zamanda piyano çalıp şarkı söyler.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.