Nefes Alamıyorum!

Burada size Birleşik Devletler vatandaşı olan siyahi doktor Erica Farrand’ın şu an gündemde olan siyahi ayaklanması üzerine CNN’de yayımlanan görüşlerini paylaşmak istiyorum:

Bu ülkenin her siyahi ve kahverengi tenli çocuğu gibi ben de hep büyük büyük hedefler ve rüyalarla yetiştirildim. Düşündüğüm her şey hedeflerimi gerçekleştirmek içindi. Daha çok çalışıp daha iyi olabilirdim. Bu mesajı çocukluğumda o kadar içselleştirmiştim ki, bunun adil olup olmadığını sorgulasam da doğruluğunu hiç sorgulamadım. Aslında apaçıktı.

Sonra oyunu kuralına göre oynamaya, içindeki çok az insanın bana benzediği büyük sınıflara, amfilere ve konferans salonlarına alışmaya başladım. Böylelikle ayrıcalıklı olmanın gücünü anladım ve ekonomik güvenliğimi, profesyonel iş ağımı ve güçlü saygınlığımı elde ederek kendi çevremi güvenli hale getirdim ve bu çevreden kendimin görülebilir ve duyulabilir olduğuna inandım.

Böylece diplomalarımı aldım ve doktor oldum. Hastalarıma her zaman özen gösterdim ve arkadaş topluluğumu meslektaşlarımdan oluşturdum. Kelimelerime ve eylemlerime aşırı dikkat ediyordum. O kadar dikkat ediyordum ki, birileri tarafından öfkeli, savunmacı veya zıtlaşan bir kimlikle damgalanmak istemiyordum.

6 ay önce, bir akademik toplantıda, uzun geçen günün sonunda arkadaşlarımla toplandık. Konuşmaya başladıktan birkaç dakika sonra kendimi rahat hissetmeye başladım. Herkes yaşadığı başkalarıyla karıştırılma olaylarını anlatırken hikayelerde kendimi buldum, ben de başıma gelenleri anlattım.

Geçen ay onlara aslında doktor gibi giyinince, gıda sektöründe çalışanlarla ve hasta taşıyıcıları ile karıştırıldığımı anlattım. Bir meslektaşım yanıma uzandı ve dedi ki “En ufak fikrim yoktu senin bu kadar şey..” Cümlesini bitirirken sesi kısıldı, ne diyeceğini merak etmeme rağmen boşverdim. Söylemekte olduğu söz her neyse, tabii ki kendisi de bilmiyordu. Nasıl bilebilirdi ki? Bunca zaman daha iyi yerlere gelebilmek, toplumdaki kalıplara uymak için çabalarken bilinçli – ya da bilinçsiz- bir şekilde işimde tamamen olamamıştım.

Kurumuma daha güçlü ve cesur olmak azmiyle döndüm. Elde ettiğim bir miktar sermayemi nakite çevirdim ve daha güçlü konuşmaya gayret ettim. Pandemi ulaştıktan kısa bir süre sonra bölüm başkanından e-mail aldım orada bana “kıymetli çalışan” sıfatı konulmuştu. Kendime kısa bir zaman verdim. Evet. Yaptığım çalışma işe yaramıştı.

Birkaç gün sonra, yorucu bir gün sonunda azınlıktan olan 2 meslektaşımla hastane dışına yürüyüşe çıktık. Evimize, komşularımızın bizi alkışlama seslerinin ulaştığı yere, doğru yaklaştığımızda fark edildik. Bir dakikalığına da olsa görülmüş ve fark edilmiştik.

Tabii ki bu anlar gelip geçiciydi. Bu olayı takip eden haftalarda, biz pandeminin etkisini kahverengi ve siyah insanların ölmesi çerçevesinde değerlendirdikçe,koronavirüs acımasızca sistemik adaletsizliğin yayılmasını sağladı. Sermaye sahibi, ayrıcalıklı siyahi liderlerin “IRKÇILIK BİR HALK SAĞLIĞI SORUNUDUR” diye bağırmalarını izledim. Onları gördüm ve işittim ancak sanki boşluğa konuşuyorlardı. Neredeydi toplumsal öfke?

Ve sonra Mayıs ayı geldi. On yıllar boyunca Trayvon Martin ve Eric Garner arasında, Tamir Rice ile Atatiana Jefferson gibi olayları, benim de dahil olduğum ve unuttuğumuz yanılsaması içinde geçen süreç, bir anda Breoanna Taylor, Ahmaud Arbery ve George Floyd haberleriyle birlikte yeniden açığa çıktı. Bu beni harap etti.  

George Floyd’un “Nefes alamıyorum!” savunmasından sonra 3 gün kayıtsızlık ve şiddet arasında seyretti. Ben başka bir siyahi adamın yatağının kenarında duruyordum. Adamın yoğun bakım ünitesi içindeki yatağı makineler ve monitörler tarafından çevrelenmişti, yüzündeki tüp 3 farklı maske altındaydı. Yanına yaklaştım ve kendimi tanıttım. “Ben Dr. Farrand. Göğüs hastalıkları uzmanıyım ve size yardım için buradayım.” O ise buna karşılık olarak oksijen maskesini çıkardı ve “Nefes alamıyorum!” dedi.

Bu kelimelerden oluşan cümle, temel bakımdaki görevini henüz bırakmış, ailesiyle ülkenin başka ucuna yerleşmiş ve 3 yıllık yoğun bakım ve göğüs hastalıkları eğitimi almakta olan yeni bir tıp insanı olarak benim için harekete geçmeme sebep olan ilham kaynağım olmuştu. O kadar tetikleyici sözlerdi ki benim için, hala her gün o sözleri işitirim, onların telaffuzu bile beni başka eylemlere sürükler. O kadar ki, bu hasta o sözleri fısıldadığında ben “Size söz veriyorum, güvendesiniz.” şeklinde hemen cevap verdim.

O anda güvendeydi. İşte o anda biz dışardan hasta doktor rollerimiz ile görülüyorduk. Duyuluyorduk. Önemliydik.  Bir ömür boyunca karşılaştığımız, ne kadar kolay harcanabileceğimizi gösteren olaylar karşısında sürüklenirken, bulunduğumuz güvenli yerde derin nefes aldık hepimiz.

Geçen hafta, hepimiz kolektif ve açık bir tepkiye tanıklık ettik. Platformlardan siyahi liderler görülüyordu ve duyuluyordu. Söylemleri önemliydi. Ama onlara kulak verin… gerçekten dinleyin. Onlar üzüntü, kızgınlık, korku, tükenmişlik dile getiriyorlar ama bu şaşırılacak bir şey değil.

Onlar, yüzyıllardır süregelen, saygın kurumlarımız aracılığıyla empoze edilen, derin kurumsal ırkçılığın sonucunda şimdi reddettiğimiz kanımızdan gelen aleni şiddeti açığa vuruyorlar. Az tanımlanmış olmasına ve az görünür olmasına rağmen, yapısal ırkçılık daha az zarar vermiyor, insanlığı daha az erozyona uğratmıyor.

Yani evet bunları dosyaya sokabiliriz. Hesap verme mecburiyeti olmadan adalet olmaz. Ama ırkçılığın parçalanması bizlerin kendimize tutunmamıza ve her gün kurumlarımızı daha güvenilir kılmamıza bağlı. 42 milyon hayata onların önemli olduğunu hissettirmemiz gerek. Bu sadece onlarla ticaret yaparak ya da eğitim vererek olmaz. Doğumdan itibaren bunun geçerli olması gerekir.

Çeviri Ekibi

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.