Teo-Pratik Santral: ORTADOĞU

Gerek ülkemizde gerekse küresel ölçekte hem teo-politik olarak hem de jeo-pratik bakımdan son yılların en fazla konuşulan ve tartışılan bölgelerinden birisi hiç şüphesiz Ortadoğu bölgesidir. Türkiye’nin kademeli bir şekilde terör örgütlerine büyük darbeler vurması ve bölgesel ölçekte küresel güçlerin planlarını bozan hamleler yapması ise güvenlik realitesini ortaya çıkarmaktadır. Buna Türkiye’nin savunma sanayii alanında gösterdiği millileşme oranındaki artışı da eklemek gerekir. Bu bağlamda kavramı hem teorik hem de sahadaki yansımaları bakımından masaya yatırmak istiyorum.

Güvenlik;  sadece Türkiye için değil uluslararası ilişkilerdeki, uluslararası sistemdeki bütün devletler açısından öncelikli bir ihtiyaçtır. Fakat uluslararası sistemde belli bir düzen söz konusu olmadığından uluslararası sistemin anarşik olduğu varsayılır. Anarşik olmak demek ise  devletleri cezalandıracak bir tür üst merci, bir üst otoritenin olmamasıdır. Yani uluslararası ilişkilerdeki acil durumlarda arayacağımız bir 911 veya 155 yoktur.  Binaenaleyh böyle bir sistem içerisinde devletler de her zaman kendi güçlerini ya da güvenliklerini maksimize etmeye çalışır.

Türkiye açısından bakıldığında durumu biraz daha özet bir şekilde açmak gerekir. Mesela son yüzyılı ele aldığımızda Osmanlı’nın yıkılması aslında Birinci Dünya Savaşı gibi sistemik bir çatışmanın sonrasında ortaya çıkmış ve onun sonrasında bir tür yeni devletle yola devam edilmiştir. Yine bakıldığında İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi ve  Soğuk Savaş’ın başlangıcı; Türkiye’yi doğrudan dönüştüren bir süreci beraberinde getirerek güvenlik paradigmasını da sistemik bir dönüşüme zorlamıştır. Soğuk Savaş’ın bitimi, Türkiye’yi doğrudan etkileyerek  onu bir “kanat ülke” olmaktan çıkarıp  bir “cephe ülke” konumuna dönüştürmüştür. Bir tarafta Balkanlar’da kriz, bir tarafta Körfez krizi, bir tarafta Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki sıcak çatışma, bir tarafta Türkiye-Yunanistan geriliminin ortaya çıkarmış olduğu çeşitli devletlerin de katıldığı  Akdeniz havzasındaki çatışma Türkiye’nin güvenlik paradigmasını önemli ölçüde şekillendirmiştir.

Güvenlik Sorununda Radikal Kırılmalar

ortadoğu ve 11 Eylül

Radikal  kırılma olarak ortaya çıkan temel dinamiğin birincisi 11 Eylül’dür (Yılmaz,2011). Bu saldırı sonrasında iki bölgesel savaş ortaya çıkmıştır: Afganistan ve Irak savaşları. Bu iki savaş özellikle de Irak Savaşı, Türkiye’nin güvenlik paradigmasında önemli ölçüde “Ülke güvenliği nasıl sağlanır?” sorusunun cevabını zorlaştırmıştır.  Bölgeyi daha derinden sarsan diğer bir tektonik  kaymanın hatta sarsıntının ortaya çıkmasına neden olan hadisenin ise Arap Baharı olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu coğrafi hat üzerinde  jeopolitik olarak sistemik ve yapısal değişiklikler ortaya çıkmıştır. Bu açıdan  ülkemiz için güvenlik son derece önemlidir.

Dikotomik Kaos Alanı: Suriye

Stratejik Derinlik argümanlarıyla şekillendirdiğimiz fakat sonucu hüsranla biten Suriye politikalarımız bölgenin de gereksinimlerine uygun olarak süreç içerisinde büyük politik değişiklikler geçirdi. Ülkemiz ilk başlarda bu süreci yönetebileceğini düşünmüştü. Ancak daha sonra iş silahlı çatışmadan askeri çatışmaya doğru dönünce bu meseleyi biraz arkadan idare etme stratejisi benimsendi. Bu anlamda siyasi olarak Esed rejimi karşısında ılımlı muhaliflere destek verildi. Ancak bu politika da belirli bir tarihten sonra geçerliliğini yitirdi. Üçüncü dönemde ise mülteci maliyetlerinin inanılmaz artması ve terör belasının ortaya çıkmasıyla Türkiye; maliyetleri minimize etme ya da sınırlandırma politikası için kaçınma stratejisi izledi. Çünkü o dönem ABD de geri çekilmişti. Tabi bütün süreçler içerisinde Suriye krizi de değişerek bir tür dönüşüm geçirdi.  

15 Temmuz Sonrası Bir Strateji Değişikliği

15 Temmuz’dan sonra ise askeri angajman stratejisine geçildi. Belki en başta yapılması gereken strateji en sonda tercih edildi. Ancak tercih edilen dönemde Suriye siyaseti çok başka bir hal almıştı: Rusya sürece dahil olmuş, ABD ise PYD, YPG ve PKK ile çalıştığı bir stratejik denklem oluşturmuş, muhalifler zayıflamış ve Esed rejimi de güçlenmişti.

Türkiye denklemin en karmaşık olduğu bir dönemde sahaya girmiş oldu. Bu dönem içerisinde de iki büyük aktörle farklı  ama birbiriyle çok bağlı dosyaları yönetmek zorunda kaldı. Türkiye bundan sonra hakikaten fiili bir durum oluşturmadan müzakere etmek suretiyle hiçbir şeyin çözülemediğini öğrendi. Maliyet ödemeyi göze almadığınız, pratik olarak sahada olmadığınız ve askeri gücünüzü kullanmadığınız müddetçe de hiçbir şeyi çözemiyorsunuz. Süreçte ülkemiz bazı güvenlik konularını minimize etme konusunu idrak etti ve bu bağlamda başarılı oldu: “Afrin” bunlardan bir tanesiydi. DEAŞ endişesini sınırdan temizleme, Türkiye’nin Suriye’de gerçek bir askeri adım atabilme kabiliyetini göstermesi ve  büyük bir terör koridorunu engelleme konusunda “Fırat Kalkanı” da muazzam bir harekattı. İdlib’de ise aldığı sorumlulukla Rusya gibi gerçekten sınırsız, gerçekten herhangi bir teamül, herhangi bir uluslararası hukuk normu, herhangi bir savaş hukuku normuna uymayan bir aktörü frenleme konusunda da bazı başarılar elde etti.

“Güvenli bölge” de bunlardan bir tanesiydi. Fakat güvenli bölge bir tür “önleme stratejisiydi”, bir “çözme stratejisi” değildi. Şu an ise bizim en büyük problemimiz olan PKK; önceden bizim için orta seviyede bir tehditti ama bugün, Suriye ile birlikte düşündüğünüz zaman bu terör örgütü bizim için stratejik bir tehdit olarak tanımlanabilir. PKK’yı stratejik tehditten yine orta seviye bir tehdide dönüştürmeniz için güvenli bölgeyi sürdürebilmemiz gerekmekte (Alptekin,2019).

Yeni Eksen Türkiye

Hülasa; Türkiye’nin bugün güvenlik paradigmasında önemli bir değişimin olduğunu görüyoruz. Önceden Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) merkezde yer aldığı bir güvenlik paradigması vardı. Mesela Savunma Bakanlığı tarafından Soğuk Savaş döneminden başlayarak önemli ölçüde de AK Parti’nin iktidara geldiği yıllara kadar devam eden nam-ı meşhur “Beyaz Kitap” yayınlanırdı. Hatta AK Parti iktidarında da bir kere yayımlanmıştı. Beyaz Kitap Türkiye’nin güvenlik paradigmasını tanımlardı. Bizim bildiğimiz “Kırmızı Kitap”ın dışında daha açık bir perspektif ortaya koyardı. Aslında o kitapta konuşan özne siyasi aktörler değil doğrudan doğruya askerin kendisiydi. AK Parti öncelikle bunu değiştirdi. Türkiye’nin güvenliğiyle ilgili konuşan öznenin; siyasetin bizatihi kendisi olması gerektiğini savunarak  “askeri vesayeti ortadan kaldırıp büyük bir paradigma değişikliğine gitti.

ortadoğu ve Türkiye'nin Beyaz Kitabı
Beyaz Kitap

Sonraki süreçte Türkiye; özellikle savunma sanayinde kendi kendine yeten bir aktör haline geldi ve daha sonra da dışarıya doğru nüfuz oluşturmak için askeri üs stratejisi geliştirdi: Katar ve Somali bunun örnekleri. Bu tür örnekler Türkiye’nin kendi sınırlarının ötesinde güç projeksiyonu yapabilme kabiliyeti olduğunu gösterdi. Böylelikle sahada kullanabileceğimiz birtakım araçlara sahip olmaya başladık. Üs kurmak için kendi gemilerimize olan ihtiyacımız Denizaltı Savunma Harbi ve Keşif Karakol Gemisi (MİLGEM) projesini ortaya çıkardı. Akdeniz gerilimi, yerli ve milli sondaj gemilerimizi üretmemizi sağladı. Terör operasyonlarında yaşadığımız zorluk İha-Siha üretmemizi sağladı. Yani hava-kara-deniz bütün bu kuvvet bazında,  kendi mühimmatımızı kendimiz üretmeye başladık ve Türkiye muazzam bir çeşitliliğe kavuşmuş oldu. Bu da Milli güvenliğin ülkemizde bir paradigma, strateji haline dönüştürülmesini sağladı ve özellikle dış siyasette ana eksenin artık Türkiye olduğu bir döneme geçiş yapıldı.

Değişim, Dönüşüm, Kopuş

Arap Baharı sonrası Ortadoğu’da büyük bir süreç yaşanmaya başlandı. Bu sürecin anlaşılması noktasında üç farklı kavram kullanabiliriz. Bu bir değişim” mi? Yani Ortadoğu;  Arap Baharı öncesiyle karşılaştırıldığında bir değişimle mi yoksa bir “dönüşüm” ile mi karşı karşıya? Çünkü dönüşüm daha dinamik bir şey, eskinin bazı parçalarını kendi içerisinde hala taşımaya devam ediyor. Yoksa bir “kopuş” mu yaşanıyor? Bu üç temel soru üzerinden Türkiye’nin de bu sürece nasıl cevap vereceği ya da cevap vermesi gerektiğini analiz edebiliriz. Ben dönüşüm ve kopuş arasında bir yerdeyim. Değişim ile açıklanamaz çünkü Ortadoğu’da değişimi aşacak farklı süreçler yaşandı, Arap Baharı sonrasında (Akbaş,2012).

Dönüşüm ile Kopuş Arasında Yolculuk

Peki neden dönüşümle kopuş arasındayım? Bir kere yeni aktörlerin ortaya çıkması, devletlerin egemenlik vasfını önemli ölçüde kaybetmiş olması, sınırlara hem içeriden hem dışarıdan çok ciddi bir baskının ortaya çıkması, sınırların anlamını hem uluslararası hukuken hem de fonksiyonel olarak kaybetmeye yüz tutmuş olması kopuşun en büyük işareti. Süreçte birçok problem ortaya çıktı; özellikle Irak’ta, Yemen’de, Libya’da, Suriye’de devlet dışı silahlı aktörler inanılmaz yükselişe geçti. Bütün bu süreçler Ortadoğu’da bilindik manadaki yapı ve düzenin artık devam ettirilmesinin mümkün olmadığını bize söylüyor (Yeşiltaş,2018).

Peki bundan sonra Ortadoğu nasıl bir alana dönüşecek? Eğer siz bu stratejik öngörüyü yapamazsanız, nasıl bir yere doğru gidildiğini okuyamazsanız o zaman bunun içerisinde kendi pozisyonunuzu da sabit bir şekilde almanız pek mümkün olmayabilir.O yüzden öncelikle Türkiye’nin değişimi okuması lazım. Türkiye “Çok kutuplu bir Ortadoğu istiyorum” derse bunun için uğraşacak bir politik enerji sarf etmesi lazım. Tek kutuplu bir Ortadoğu istiyor mu Türkiye, muhtemelen istemiyor. Çünkü kendi güç statüsünü değiştirmiş durumda. Türkiye eskiden ABD ile ortaklaşa hareket eden ve özerk olmayan bir dış politikaya sahipken artık bir güçten daha özerk, daha otonom, daha bağımsız bir dış politikaya, güvenlik siyasetine doğru yönelmiş durumda. Bu yönelme hiç de Ankara ve Washington’ın büyük ortaklıklar kuracağı anlamına gelmiyor. Dolayısıyla ülkemiz tek kutupluluğu istemeyecektir. Kutupsuzluğu da istemeyecektir. O zaman kendi güç parametresinin diğerleriyle biraz farklılaştığı, makasın biraz açıldığı bir Ortadoğu isteyecektir.

Evet! Güç dengesi olsun ama ne İran köşeye itilsin ne de İsrail çok fazla öne çıksın. Ne Mısır kaybetsin ne de Suudi Arabistan çok yukarıya çıksın. Dolayısıyla bir denge siyaseti izlenmeli. Ancak bu denge siyasetine bölgede reel güç parametreleri bakımından ulaşıldığında artık Türkiye kendi bölgesindeki politik alanını daha rahat sahaya uygulayabileceği bir dönem yakalayacak. Bunun için yapması gereken şeyler var.

Subjektif Yokluk: Norm Problemi

Ortadoğu ve Norm Arayışı
(İllüstrasyon/Road vector created by upklyak – www.freepik.com)

Ortadoğu’da bir ‘norm’ problemi var. Bir üst norm yok, şiddet, terör, radikalleşme şu anda Ortadoğu’nun mütemmim cüzü(ayrılmaz parçası) gibi. Ortadoğu’nun bir norma ihtiyacı var. Türkiye o normu oluşturmayı denedi ama çok başarılı olmadı: Mesela Ortadoğululuk, medeniyet tasavvuru, daha İslami bir eğilim vb.

Dolayısıyla bu norm, kimlik üzerinden Ortadoğu’ya yaklaşabilir mi, yaklaşamaz mı? Kendine has bir kimlik oluştursa bunun Ortadoğu’da alıcısı olur mu, olmaz mı? Bunların hep konuşulması, tartışılması gerekmekte. Uluslararası ilişkilerde bir norm-producer ülkeler yani normu üretenler bir de normu tüketenler, norm-taker ülkeler dediğimiz yani normu alan ülkeler mevcut. Mesela Türkiye belli bir dönem normu sürekli alan (Avrupalı olmak vs.) bir ülkeydi ama özellikle son yıllarda uluslararası sisteme bu norm bakımından katkı veren bir aktöre dönüştü. Bütün norm yapım sürecinde BM’de yer aldı. Ortadoğu’da öyle bir sistem yok. Dolayısıyla öncelikle norm oluşturmak çok önemli.

Avrupa o normu öyle ya da böyle bir şekilde oluşturmuş durumda. Onun çekirdeğini mesela Hristiyanlık mı oluşturuyor –bazı noktalarda eğer Avrupa Birliği (AB) anayasası tartışmalarını hatırlarsak Hristiyanlık oluşturuyor– ama bazı yerlerde de oluşturmuyor.

Her bölgenin olgunlaşma süreci var. Savaşla başlıyor, savaştan çatışmaya dönüşüyor. Çatışmadan ise rekabete, rekabetten iş birliğine ve iş birliğinden de siyasi düzene ulaşıyor. Avrupa’nın tarihi tam olarak da buna uyuyor. Çok kadim tartışmalarda Asya toplumlarında ve Pax Ottomana (Osmanlı barışı) dediğimiz dönemde de ona uyan şeyler var. Dolayısıyla Ortadoğu açısından biz hangi aşamadayız? Savaş bitti mi? Zira savaş ve çatışma arasında fark var. Savaş daha üst bir kavram, daha yoğunluklu bir süreçtir. Ama çatışma tam öyle değil. Çatışma daha az riskli ve daha parçalıdır. Mesela Ortadoğu’da rekabet aşamasında mıyız? Daha henüz o aşamaya bile geçemedik.

Son Sözler

Ortadoğuda din ekseninde bir kimlik olarak mı yoksa politik bir fikir olarak mı norma ihtiyacımız var? Çünkü her halükarda Müslümanlık iyi bir buluşturucu platform ama Ortadoğu’da sekteryanizm ya da mezhep çatışması dediğimiz bir bela var başımızda. Çatışma jeopolitik mi, teopolitik mi, ekopolitik mi, etnopolitik mi? Çatışma Ortadoğu’da ne? Aslında hepsi.

Jeopolitik olarak var çünkü dış güçlerin kullandığı içerideki güçler rekabet ediyor. Etnopolitik ırkın üzerine, o da var. Teopolitik yani teolojiyle politiğin birleşmesinden oluşan bir çatışma, o da var. İsrail mesiyanik bir devlet. İran mesiyanik bir devlet. Mesiyanik olan bir sürü örgüt var. DEAŞ bunlardan bir tanesiydi. FETÖ bunlardan bir tanesiydi. Muhtemelen 15 Temmuz başarılı olsaydı Türkiye de iç savaşların olduğu böyle bir aktöre dönüşebilirdi. Bütün çatışmaların bütün örnekleri Ortadoğu’da var. Dolasıyla nasıl bir norm olacağı bu çatışma süreçlerinin sonrasında belirlenebilecek bir şeydir. Tarihin kader perspektifiyle meseleyi ele aldığımızda ise ben Türkiye’nin bu normu belirleyebilecek ve bir üst normun oluşmasına öncülük (lead) edebilecek tecrübeye, birikime sahip olduğunu düşünüyorum.

KAYNAKÇA

Yeşiltaş Murat-Duran Burhanettin. Ortadoğu’da Devlet Dışı Silahlı Örgütler,Seta Yayınları,Ankara,2018, s.9-18

Yılmaz Sefer . 11 EYLÜL SONRASINDA ABD ve TÜRKİYE’DEKİ İÇ GÜVENLİK YENİDEN YAPILANMALARININ KARŞILAŞTIRMASI, Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 20, Sayı 3, 2011, Sayfa 361-380

Akbaş Zafer, ORTADOĞU’DA DEĞİŞİM SÜRECİ VE TÜRK DIŞ POLİTİKASI, AKADEMĠK YAKLAŞIMLAR DERGİSİ, Cilt 3, Sayı 1,2012, Sayfa 59-65

Alptekin Hüseyin, SURİYE’DE OLUŞTURULACAK GÜVENLİ BÖLGEDE TARAFLAR VE TUTUMLAR,Seta Analiz ,Sayı 278,Nisan 2019, Sayfa 17-20

Emre KILIÇ

Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisiyim. İslam ve Batı Medeniyeti üzerine okumalar yapıp Sosyoloji,Politika ,Teoloji ve Felsefe ile ilgileniyorum.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.