Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de ne işi var?

Türkiye, 27 Kasım 2019’da Libya ile imzaladığı “Deniz Yetki Alanlarını Sınırlandırma Anlaşması” ile Yunanistan’ın Girit, Karpathos ve Rodos adalarının güneyinde kalan bölgeyi kıta sahanlığı kapsamında gördüğünü ilan etmişti. Anlaşmanın uluslararası hukuka göre bir geçerliliği olmadığını savunan Yunanistan, 1982 tarihli Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre adaların kıta sahanlığı hakları olduğunu, Türkiye’nin ortaya koyduğu haritanın Yunanistan’ın egemenlik haklarını çiğnediğini savunmuştu. Avrupa Birliği (AB) de Yunanistan’a arka çıkarken Türkiye’nin bölgede yaptığı hidrokarbon çalışmalarını da yasa dışı olarak değerlendirmişti. Türkiye 13 Temmuz’da Fransa’nın girişimiyle toplanan AB Dış İlişkiler Konseyi toplantısından bir hafta sonra 21 Temmuz’da “denizcilere duyuru” anlamına gelen ilk NAVTEX’i yayımlamış ve Oruç Reis araştırma gemisinin Türkiye’nin BM’ye bildirdiği kıta sahanlığı sınırları ve 2012 yılında TPAO’ya verilen ruhsat sahaları içinde kalan bölgede sismik araştırmalar yapacağını ilan etmişti. Yunanistan ise Türkiye’nin araştırma yapacağı alanların kendi kıta sahanlığı içerisinde olduğunu açıklayarak sert tepki göstermişti.

Yunanistan Donanması, 25 Ağustos 2020 (Fotoğraf/ Greek Defense Ministry, AP)

Egemenlik haklarını koruma konusunda geri adım atmayacağını bildiren Yunanistan’ın teyakkuza geçerek bölgeye savaş gemilerini göndermesi, bunun üzerine Türk Deniz Kuvvetleri’nin Oruç Reis’e sağlanan güvenliği arttırması bir anda sıcak çatışma tehlikesinin doğmasına yol açmıştı. Taraflar arasındaki gerginlik, AB Dönem Başkanı sıfatıyla devreye giren Almanya Başbakanı Angela Merkel’in 22 Temmuz’da Erdoğan ve Miçotakis ile telefonda görüşmesi üzerine yatışmıştı. Bu konuya dair yayınlanan “Akdeniz’de dönen oyunlar: Bir oyun teorisi incelemesi” isimli yazıdaki mevcut tezlere, bu tezlerin denk düştüğü hakim iktisat teorisine ve bu meselenin nasıl incelenebileceğine dair görüşlerimi bildirmek için bu yazıyı yazıyorum.

Oyun Teorisi ve Ana Akım İktisat

Oyun teorisi temel anlamda 1920’lerde ortaya çıkmış olmasına karşın 1980’lerden itibaren iktisatçıların daha çok ilgi gösterdiği bir alan olmuştur. Oyun teorisi ile ana akım iktisat olarak karşımıza çıkan neoklasik teori arasında yakın bağlantılar vardır. Yazının devamında ana akım iktisat yerine neoklasik teori kullanılacaktır. Her ikisinde de ortak olan bireylerin her zaman en yüksek kazancı veya faydayı elde etmeye çalıştığı varsayımıdır (Bénicourt & Guerrien, 2017). Aralarındaki fark sadece neyi vurguladıklarıdır. Neoklasik teori iktisadi olarak karar vericilerin niteliklerini belirleyen etkenlere (teknik imkân, zevkler vs.) vurgu yaparken oyun teorisi karar vericilerin nasıl karar aldıklarına odaklanır. Çıktılar, oyunun modeline göre değişse de oyun teorisinin temel olarak iki varsayımı vardır. Birincisi, oyuncuların tam bilgiye sahip olmalarıdır. İkincisi ise oyuncuların kazançlarını maksimize etme amacı taşıyan rasyonel bireyler olduğudur. Yani teorisyen tarafından oluşturulan ‘ideal’ koşullar altında karar vericinin (oyuncunun) nasıl davranacağı, ne kararlar alacağı incelenir. Buradaki ilk eleştiri ‘rasyonalite’ kavramı üzerinden yapılacaktır.

Rasyonalite

Lawrance Boland’a göre hakim iktisat teorisinin rasyonaliteye dayanmasının yegane amacı “evrensel ve tek” bir sonuca ulaşabilmektir (Acar, 2018). Yani rasyonalite altında kurulan varsayımların, varsayımlar doğru olduğu sürece doğru sonuçların ortaya çıkacağı varsayılır. Bu kavram iktisattaki matematiksel hesapların daha kolay yapılmasına olanak tanırken ulaşılan sonucun somut gerçeklikle ne kadar uyuştuğu noktasında tartışmaları da beraberinde getiriyor. Guirren’e (2017) göre ise rasyonellik tanımı her türlü insan davranışına uygulanabildiği ve çok genel olduğu için biçimsel bir tanımdır. Ek olarak sınırlı bilginin olmadığı koşullarda tanımlanan rasyonalite, tersi koşullarda anlamını yitirmektedir. Tarihsel açıdan bakacak olursak bireylerin kendi çıkarları doğrultuşunda hareket ettiği varsayımını sistematikleştiren kişi ise Jeremy Bentham’dır.

Rasyonaliteye Karşı Eleştiriler

“Principles of Utility” kitabında toplumun bireylerin toplamı olduğunu söyleyen Bentham, toplumun çıkarlarının da bireylerin çıkarlarının toplamına eşit olduğunu vurgulamıştır. Burada iki tane soru sorulabilir: “birey her zaman kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışan bencil bir varlık mıdır?” ve “bireylerin bilinci neye göre belirlenir?”. Her iki soru da yalnızca felsefe biliminin soruları gibi görünse de toplumsal ilişkileri anlayabilmek bakımından oldukça önem taşır.

Marx ve Engels Alman İdeolojisi kitabının Feuerbach bölümünde şöyle bahsediyor:

Fikirlerin, tasavvurların ve bilincin üretimi, başlangıçta, insanların maddi faaliyetiyle ve aralarındaki maddi temaslarla, yani gerçek hayatın diliyle doğrudan bağlantılıdır. Tasavvur, düşünme, insanlar arasındaki zihinsel ilişkiler, bu aşamada hala onların maddi davranışlarının dolaysız ürünü olarak ortaya çıkar. Bir halkın siyasal dilinde, hukuki, ahlaki, dini, metafizik vb. dilinde ifadesini bulan zihinsel üretim için de aynı şey geçerlidir. Sahip oldukları tasavvurları, fikirleri vb. üreten insanların kendileridir; yani üretici güçlerin belirli bir gelişim düzeyi ve bu düzeye karşılık gelen maddi ilişkileri tarafından koşullanan gerçek, aktif insanlardır.

Yani insanların bilinci eğer içerisinde bulundukları maddi koşullara göre şekilleniyorsa sınıflı toplumlar içerisinde yaşayan insanların “çıkarcı, bencil” gibi ifadelerle nitelendirilmesi veya buna göre hareket etmesi normaldir. Tersi koşullarda ise insan davranışının değişebileceği de pekâlâ doğrudur. Bu noktada insanın “doğası gereği” bencil olduğunu söylemek ve bunun üzerine bir teori inşa ederek insan davranışlarını algılamaya çalışmak da bir o kadar temelsizdir.

Peki o zaman toplum nasıl oluşur, toplumun çıkarı dediğimiz ifade Bentham’ın ortaya koyduğu gibi midir? İster faydacılık felsefesi olsun ister neoklasik teori olsun, incelemeler bireyi toplumdan soyutlayarak yapılmaktadır. Oysa bireyi yaşadığı çevreden soyutlamak yerine bireyi çevreleyen somut gerçeklikten yola çıkmak gereklidir (Acar, 2018). Toplum yaşayan bir varlıktır ve bu bütün tarihsel süreç içerisinde değişerek dönüşerek ilerlemiştir. Acar’a göre toplumu bu bütünden soyutlamak, kullanılan teorinin verdiği sonuçların da doğruluğunu sorgulatır. Bu bölümü özetleyecek olursak neoklasik teorinin de oyun teorisinin de somut sorunlara bir çözüm, öngörü veya tavsiye sağlayamayacağı ortadadır.

Oyun Teorisi ve Uluslararası İlişkiler

Oyun teorisi, uluslararası ilişkiler bağlamında devletler arası sorunları, çatışmaları ve ilişkileri anlamak bağlamında da kullanılmıştır. Bu noktada da devletlerin kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışan tutumlar sergilediği varsayımı üzerinde durulmuştur. Yani temel anlamda klasik oyun teorisindeki ‘rasyonel birey’in yerini ‘rasyonel devlet’ almıştır. Burada bunu ayrıntılarıyla açıklamak yerine bu teorinin bu bağlamdaki olayları açıklamakta yeterli olmadığı noktaları açmak ve somut gerçekliği anlamada neden yetersiz olduğunu açıklamaya çalışacağım. Bu noktada rasyonalite kavramının eleştirisini bir daha yapmayı gerekli bulmuyorum. Analizime başlarken içerisinde yaşadığımız sistemin tüm yönleriyle anlaşılması gerektiği üzerinden ilerleyeceğim.

“Ulus” kavramı kapitalizm ile ortaya çıkmış bir kavramdır. Uluslararası ilişkiler disiplini de aslında temelde 20. Yüzyıldan tüm dünya politikasına bakan bir alandır. Devletlerin aldığı kararlar da tıpkı tek tek insanların aldığı kararlar gibi içerisinde bulunulan maddi koşullardan bağımsız değildir.

(İllüstrasyon/Celebration vector created by freepik – www.freepik.com)

Kapitalist toplumda devlet hâkim sınıfın çıkarlarını gözeten bir konumda olmak durumundadır. Güçlenme, militer büyüme, jeopolitik seçeneklerin değerlendirilmesi ve kapitalist ekonomik büyüme bu noktada devletin kendine biçtiği görevlerdir (Aytaç & Gülboy, 2014). Kapitalizmin gelişimi her coğrafyada aynı şekilde ve aynı düzeyde olmadığından özellikle tekelci kapitalizm döneminde devletlerarası eşitsizlikler artmış, kimi devletler bu yarışta öne geçerken kimi devletler geri kalmıştır. Tüm bu koşulları gözetmeden uluslararası ilişkileri anlayabilmek olanaksızdır.

Türkiye ve Doğu Akdenizdeki Konumu

Şu ana kadar oyun teorisinin diğer hâkim iktisat teorileri gibi somut gerçekliği açıklayamadığının üzerinde durduk. Şimdi ise Doğu Akdeniz’deki gelişmelere odaklanalım. Bölgenin enerji potansiyeli devletlerin buraya olan ilgisini arttırdı. Sadece devletlerin değil TOTAL, ENİ, Kogas, Qatar Petrolium, ExxonMobil gibi petrol tekellerinin de sondaj platformları kurma hedefinde olduğu bölgede Türkiye de kendince bir yer edinme çabası içerisinde bulunuyor. Yaşananları özetlersek Türkiye’nin bölgede tuttuğu pozisyonu Fransa, Yunanistan, AB ve ABD tarafından destek görmüyor. Burada emperyalist güçler ve Türkiye arasında bir saflaşma varmış gibi görünse de Türkiye burada emperyalistlerin müdahalelerine karşı çıkan, enerji kaynaklarının adil dağıtımını savunan bir pozisyonda değildir. Aksine Türkiye burjuvazisi bölgedeki gerilimlerden yararlanmak ve bölgedeki paylaşımdan pay almak amacıyla burada bulunmaktadır.

Halklar açısından bakıldığında ise bölgedeki paylaşım mücadelesinin halklara hiçbir şey getirmeyeceği, hatta ve hatta içerisinde bulunduğumuz koşullarda savaş kışkırtıcılığının halkları daha da zorlu koşullara iteceği açıktır. Yapılan müdahaleler başarılı olsa dahi (yani Türkiye burjuvazisi buradan yeni enerji kaynakları elde etse bile) bu halk yararına kullanılmayacak ve emperyalist tekeller ve yerli işbirlikçilerine aktarılacaktır.

Sonuç

Bu yazıda hem hâkim iktisat teorisinin somut gerçekliği açıklamadığını savunurken Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki paylaşım mücadelesinde tuttuğu pozisyonu açıklamaya çalıştım. Tabi ki bu noktada yalnızca olayların sebeplerini ve ortaya çıkışını incelemek yetmez. Nasıl olması gerektiğine dair de birkaç şey söylemek gereklidir. Enerji kaynaklarının doğaya zarar vermeden çıkarıldığı ve bölgede yaşayan halklar arasında adil olarak paylaşıldığı bir dünya istemek zorundayız. Aksi halde enerji uğruna gibi görünen aslen daha fazla kar etmek için emperyalistlerin kendi arasındaki ve paylaşım odaklı mücadelelerde piyon olmaktan başka bir şey olamayız.

Kaynakça

  • Acar, G. T. (2016). İktisadı Değiştirmek. İstanbul: İletişim.
  • Bénicourt, E., & Guerrien, B. (2017). Neoklasik İktisat Teorisi. İstanbul: İletişim.
  • Gülboy, P. E., & Aytaç, G. B. (2014). Marksizm ve uluslararası politik teoride dönüşümler. A. Dizdar içinde, Marksizm Bilime Yabancı Mı? (s. 166-178). İstanbul: Yazılama.
  • Marx, K., & Engels, F. (2013). Alman İdeolojisi. İstanbul: Evrensel Basım Yayın.
  • Satılgan, N. (2014). Emek-Değer Teorileri ve Dış Ticaret. İstanbul: Yordam.

Ekin BAL

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.