Küresel Çağdaş Sistemde Çok Medeniyetli Toplum Modernizasyonu

Medeniyetler arası ilişkilerin giderek yoğunlaştığı bir dünyada yaşıyoruz. Küreselleşme çağından önce sadece coğrafî olarak komşu olan medeniyetler birbiriyle ilişki ve alışveriş içerisindeydi. Ancak günümüzde ilerleyen iletişim ve ulaşım araçları sayesinde, dünyadaki bütün medeniyetler birbiriyle ilişki içine girdi. Artık medeniyetler birbirini siyasî, ekonomik ve kültürel açıdan etkilemeye başladı. Mesela eskiden Çin sadece Hint ve İslam medeniyeti ile yoğun ilişki içerisindeydi. Günümüzde ise Çin’in ekonomik ilişki içerisinde olmadığı hiçbir medeniyet kalmadı. Avrupa önceden sadece kendisinin coğrafî komşusu olan İslam medeniyeti ile ilişki içerisindeydi. Günümüzde ise bütün dünya medeniyetleri ile ilişki içerisindedir. Aynı şekilde bugün bütün dünya medeniyetlerini etkileyen Amerika’nın eskiden başka medeniyetlerle karadan coğrafî sınırı olmadığı için varlığı bile zor biliniyordu.

Medeniyetler Çatışmasına Giden Yol

Aydınlanma çağı ile şiddetle artan Batı medeniyetinin dünyada tek medeniyet olduğu ve diğer medeniyetlerin sosyal darwinizme tabi olup Batı medeniyeti seviyesine gelmesi gerektiği algısı; Huntington, Fukuyama, Bernard Lewis başta olmak üzere Batılı Evangelik Hristiyan düşünürlerin eserlerinde rahatlıkla görülmektedir. Mesela  ünlü toplum bilimci Max Weber; ‘’Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu’’ isimli kitabında Batı medeniyetinin üstün olduğu için kapitalizme sahip olduğunu belirtmektedir. Buna ek olarak batı dışı medeniyetlerin ise gelişme özelliğini yitirip durağanlaştığı için  kapitalizmi doğuramadığını ifade etmektedir. Karl Marx oluşturduğu evrimci şemada Batıyı en üste koyup Doğuyu despotizmle suçlar. Bu yüzden Doğuyu çağdaş medeniyetin dışında görür. Batı gelişmiştir ve Doğu Batıyı takip etmek zorundadır. Görüldüğü gibi Batı sömürgeciliği; dünyada tek bir medeniyet olduğunu savunanlarca dini ve laik argümanlarla bir medenileşme misyonu olarak meşrulaştırılmıştır.

Medeniyetler arası ilişkilerin yapısı değiştiği halde, karşılıklı dışlayıcı yaklaşımların ve dünya düzeni konusundaki tek bir medeniyetin(Batı Medeniyetinin) dışlayıcı tutumlarının hala eskisi gibi muhafaza edilmesi ve dünyanın güçlü aktörlerinin bu meselede herhangi bir çözüm üretememesi dünyada ciddi bir kriz doğurmaktadır. Medeniyetler arasındaki bu kriz ancak global sosyal içerme anlayışına dayalı çok medeniyetli bir dünya düzeni anlayışı ve bunun gerektirdiği küresel bir yapılanmayla aşılabilir. Bize göre medeniyetler arasındaki ilişkilerde ortaya çıkan bu yeni yapı; “açık medeniyet” yaklaşımını zorunlu kılmaktadır (Şentürk,2014). Aksi takdirde, küreselleşme sürecinde yoğunluğu giderek artan medeniyetler arası ilişkilerin Huntington’ın tahmin ettiği şekilde medeniyetler çatışmasına dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır.

ık ve Kapalı Medeniyetler

Medeniyet Çeşitleri: Açık ve Kapalı Medeniyetler

Açık ve kapalı medeniyet ayrımı medeniyetlere bakışta yeni bir yaklaşımdır. Açık medeniyet, başka medeniyetlere karşı ayrım yapmaksızın sosyal içerme yaklaşımını benimseyen medeniyettir. Kapalı medeniyet ise kendisinden başka medeniyetlere karşı sosyal dışlama siyaseti güden medeniyettir. Açık medeniyet; küresel seviyede sosyal içerme yaklaşımını benimseyen medeniyetsel çoğulculuk ilkesine dayalı bir dünya düzeni öngörür. Buna karşılık, kapalı medeniyet; kendisi dışındaki medeniyetleri hiçe sayarak kendisinin yegane hâkim olduğu bir dünya düzeni öngörür.

Kapalı Medeniyet Vesikası: Batı Medeniyeti

Batı medeniyeti, tarihte daima kapalı medeniyet yaklaşımını benimsemiştir. Batının başka medeniyetlere açık bir tutum sergilemek bir yana, kendi içindeki dini ve siyasî görüş ayrılıklarına bile tolerans gösterecek bir teoloji, siyasî anlayış ve hukuk sistemi geliştiremediği görülmektedir. Batı tarihî tek bir Hristiyan mezhebinin diğer Hristiyan mezheplerini yok etme çabasının doğurduğu savaşlarla doludur. Hıristiyan mezheplerine göre sadece kendi mensupları kurtuluşa erer ve cennete gitmeye hak kazanırdı. Ancak modern dönemde bu bağnaz yaklaşım akılcılık ve laiklik yoluyla aşılmaya başlanmıştır. Nihayet Hristiyan mezhepleri de birbirlerine karşı yakın zamanlarda nisbi bir tolerans geliştirmişlerdir. Bu nedenle Papa’nın İstanbul’daki Rum Patriğini ziyareti; daha önce birbiriyle savaşan, birbirini Hıristiyan bile kabul etmeyip cehennemlik gören ve birbirine karşı misyonerlik faaliyeti sürdüren Katolik ve Ortodoks mezhepleri arasındaki ilişkiler açısından tarihî önem taşımaktadır. Bu yüzden Batı din ve düşünce hürriyetini akılcılık ve laiklik sayesinde tanımıştır. Ancak Batı medeniyetinin bu konudaki problemini tam anlamıyla aştığını söylemek zordur.

Günümüzde Batı Medeniyeti ve Medeniyet Algılarının Çatışması

Günümüzde ise Batı medeniyeti içerisinde Batı-dışı medeniyetlere karşı tutum belirgin değildir. Halen Batı dünyası açık medeniyet modeli ile kapalı medeniyet modelini savunanların çatışmasını yaşamaktadır. Batı’da 11 Eylül trajedisinden sonra ortaya koyulan İslamafobia yaklaşımı ile kapalı medeniyet yaklaşımı daha da güçlenmeye başlamıştır. Huntington ve Fukuyama Amerika’da “kapalı medeniyet” yaklaşımının önde gelen savunucularıdır. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı yaklaşımında da, Avrupa’yı açık medeniyet görenler ile kapalı medeniyet görenler çatışmaktadır.

Açık Medeniyet Örneği: İslam Medeniyeti

İslam medeniyeti ise aşağıda açıklayacağım sebeplerden dolayı açık medeniyet modelinin en çarpıcı tarihî örneğini oluşturmaktadır. Hindistan’dan Endülüs’e, Yemen’den Balkanlara kadar geniş bir coğrafya içinde birçok medeniyet; İslam yönetimi altında asırlar boyunca yaşamıştır. Dünya tarihinde başka medeniyetlere bu kadar açık başka bir medeniyet görülmemiştir. İslam medeniyeti kuruluşundan itibaren Yahudi, Hristiyan ve Zerdüşt medeniyetlerini himayesi altına almış ve onları korumuştur. Daha sonra İslam’ın gücünün Hindistan’a yayılması ile birlikte, Budist ve Hindu dinlerinin mensupları da İslam yönetimi altında yaşamaya başlamışlardır. Huntington’ın medeniyetlerin çatışması isimli meşhur tezinde  bahsettiği dokuz dünya medeniyetinden altı tanesi tamamen veya kısmen barış içinde İslam yönetimi altında yaşamıştır. Sadece Çin, Japon ve Latin Amerika medeniyetleri İslam yönetimi altına girmemiştir. Huntington’un iddia ettiği gibi medeniyetler arasındaki kültür ve değer farklılıkları kaçınılmaz olarak çatışmaya dönüşmek zorundaysa, yukarda adları geçen medeniyetler nasıl oldu da Müslümanların yönetimi altında asırlarca birlikte yaşayabildiler?

Barışçıl Bir Açık Medeniyet

Tarihî tecrübe bizlere medeniyetler çatışmasının zorunlu olmadığını göstermektedir. Ancak Batı medeniyetinin dünya hâkimiyetini arzulayan kapalı medeniyet savunucusu kuramcıları, medeniyetler çatışmasının kaçınılmaz bir kader olduğunu adeta bilimsel bir veri gibi savunmaktadırlar. Sosyal içermeye dayalı çok medeniyetli bir sosyal ve siyasî yapı kuran İslam medeniyeti tecrübesi göstermektedir ki Huntington’ın bilmediği bir dünya düzeni modeli sayesinde çeşitli medeniyetlerin bir arada yaşayabilmesi  mümkündür. Aynı tecrübeden ve birikimden hareketle günümüzde yeniden “açık medeniyet” anlayışına dayalı bir dünya düzeni neden kurulamasın?

Tarihte Açık Medeniyet Deneyimleri

Yukarda açık medeniyet olarak sınıflandırdığımız İslam medeniyetinin diğer medeniyetler ile ilişkilerini tarihî tecrübe ışığında kısaca gözden geçirmekte yarar var. İslam medeniyeti yedinci yüzyılda ortaya çıkışından itibaren diğer medeniyetlere açık bir tavır sergilemiştir. Böylece adeta eski medeniyetleri himayesi altına almıştır denebilir. Diğer medeniyetlere karşı bu açık tutum o gün için beklenmedik ve şaşırtıcı bir yaklaşımdır. O dönemde hâkim olan dışlayıcı kapalı medeniyet anlayışına dayalı medeniyetler arası ilişkiler göz önüne alındığında, güçlü ve galip İslam medeniyetinin diğer medeniyetleri yok etmesi ve mensuplarını zorla asimile etmesi gerekirdi. Hâlbuki İslam; şaşırtıcı bir şekilde en güçlü olduğu dönemlerde başka medeniyetleri himayesi altında tutmuştur.

Millet Sistemi

İslam tarafından kurulan çok medeniyetli sosyal sistem günümüzde tarihçiler tarafından “millet sistemi” olarak isimlendirilmektedir. Millet kelimesi, dinler tarihî, Fıkıh ve Kelam ilminde kullanılan bir kavramdır. Burada millet kelimesi bir din etrafında birleşmiş toplum demektir. Mesela Yahudiler, Kıptiler, Katolikler, Budistler, Hindular bu anlamda birer millettir. Millet yerine klasik literatürde ‘medeniyet,’ ‘hadara’, ‘umran’ gibi terimler de kullanılmıştır. Bu terimlerin hepsi toplum anlamını içermektedir. Günümüz sosyal bilimlerinde ise söz konusu toplumlar; birer medeniyet (civilization) olarak isimlendirilmektedir: İslam medeniyeti, Yahudi medeniyeti, Hindu medeniyeti vb.

Nitekim Huntington’ın medeniyet sınıflaması da temelde din ve mezhep ayrımları üzerine kurulmuştur. Aynı şekilde, Batı’da giderek artan sayıda aydın; Batı medeniyetini “Yahudi-Hıristiyan medeniyeti” (Judeo-Christian civilization) olarak isimlendirmeyi tercih etmeye başlamıştır (Duralı,2018).

Dinin Medeniyet Tasvirindeki Rolü

Bir yandan Batı’nın laikleştiği ve dinden uzaklaştığı söylenirken, diğer yandan Batı medeniyetinin din temelinde “Yahudi-Hıristiyan medeniyeti” olarak yeniden tanımlanması çarpıcıdır. Ayrıca bir dönem medeniyet olarak hayatını tamamlayarak öldüğü öne sürülen İslam’ın da Huntington gibi sosyal bilimciler tarafından yaşayan bir medeniyet olarak tanımlanması da ilginçtir. Müslüman toplumların bir medeniyet oluşturdukları düşüncesi de din sosyal örgütlenmesinin belirleyiciliği düşüncesinde temellenmektedir. Bütün bunlar bir yandan aydınlanma filozofları ve pozitivist sosyolojinin kurucuları tarafından bilim ilerleyince ortadan kalkacağı tahmin edilen din olgusunun, global düzeyde sosyal davranış ve ilişkileri hala son derece ciddi bir şekilde etkilediğini göstermektedir. Modern sosyal bilimlerde özellikle medeniyetlerin tanımı ve medeniyetler arası ilişkilerde dine yapılan bu vurgu; Fıkıhçıların nizam-ı âlem dedikleri toplumsal düzeni inşa ederken temel ünite olarak aldıkları dini grupların hala sosyal bilimlerde temel bir analiz ve yapılandırma ünitesi olarak varlığını ve önemini sürdürdüğünü göstermektedir.

Fıkıh Metodolojisinde Açık Medeniyet

Fıkıh mikro düzeyde insanın veya âdemînin davranış ve ilişkilerini düzenlemektedir. Makro düzeyde ise milletlerin davranış ve ilişkilerini düzenlemiştir. Zaten Fıkıh’ın konusu genel olarak insanın amelleri, hak ve vazifeleridir. Nitekim Hanefi Fukahasına göre, ‘ismet âdemiyetledir’ yani dokunulmazlık insan olmanın doğal gereğidir. Şafii Fukahasına göre ise ‘ismet iman veya eman iledir’. Bir diğer deyişle dokunulmazlık iman sahibi müslümanların ve eman sahibi zimmilerin hakkıdır. Şafiilere göre, zimmilik statüsü sadece Ehl-i Kitab olarak isimlendirilen Yahudilere ve Hıristiyanlara tanınır; başka dinlerden olanlara Ehl-i Kitab’a tanınan haklar tanınmaz. Ancak, Hanefi mezhebine göre, önemli olan âdemiyyettir yani insan olmaktır, din önemli değildir; dolayısıyla dinlerine bakmaksızın bütün insanlara aynı haklar tanınmalıdır. Buradan hareketle Şafiîlerin İslam medeniyetini sadece Hıristiyan ve Yahudi medeniyetlerine açık tuttuklarını ifade edebiliriz. Ancak diğer medeniyetlere kapalı kaldıklarını da söylemek mümkündür. Buna karşılık, Hanefîler İslam medeniyetini bütün insanlığa açık tutmuşlardır.

Sosyal içerme siyaseti açısından bakıldığıda Hanefîler evrenselci bir yaklaşım sergilerken, Şafiîler cemaatçi bir yaklaşım sergilemişlerdir. Kısaca ifade etmek gerekirse, Şafiîlere göre İslam medeniyetinin nesnesi İbrahimiyyettir (İbrahimî dinlere mensup olanlar). Hanefîlere göre ise İslam medeniyetinin nesnesi Âdemiyyettir yani tüm insanlıktır. Malikî Fıkhı’nın hâkim olduğu Endülüs; İbrahimiyete dayalı bir çoğulculuğun örneğini oluşturmuştur. Hanefi Fıkhı’nın hâkim olduğu Osmanlı ise Âdemiyete dayalı bir çoğulculuğun örneğini teşkil etmiştir. Şimdi birkaç örneği biraz daha yakından inceleyelim.

Endülüs: İbrahimiyet Temelinde Açık Medeniyet

(Görsel/https://www.flickr.com/photos/ajay_suresh/48026782627/)

Endülüs Emevi Devleti İslam’ın ürettiği açık medeniyet anlayışının bütün dünyada bilinen en güzel örneklerinden biridir. Bugün İspanya olarak bilinen ülke, o zaman Müslümanların yönetiminde Endülüs olarak biliniyordu. Endülüs’te Müslümanların yönetimi altında iki İbrahimî din daha yaşıyordu: Hristiyanlık ve Yahudilik. Böylece üç medeniyet asırlar boyunca bir arada yaşamıştır. Endülüs örneğini tarihte mümkün kılan siyasî ve hukukî düzenleme İslam Kelam ve Fıkhında temellenmiştir. İslam din olarak kendini Hıristiyanlık ve Yahudiliğe diğer dinlerden daha yakın hisseder. Çünkü Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed hepsi Hz. İbrahim’in soyundandır. İslam yönetimi altında Yahudi ve Hristiyanlara Ehl-i Kitap denilir. Kendilerine diğer dinlerin mensuplarından daha fazla yakınlık gösterilir.

Endülüs’te sosyal yapının İbrahimiyet temelinde sosyal içerme özelliği yansıttığını söyleyebiliriz. Zaten o dönemde o bölgede başka dinden insanlar yaşamıyordu. Dolayısıyla orada yaşayan bütün insanlara açık bir toplumsal düzen inşa edilmişti. Hatta Endülüs’te kurulan ilmi meclislere Müslüman ve  Gayri Müslim filozof ve kelamcılar katılmaktadır. Bu çok dinli meclisin temel kuralı; hiç kimsenin kendi kutsal kitabından alıntı yapmaması, sadece akli argümanlar kullanmasıdır. Filozoflara inanç kolaylığına kaçmadan kendi görüşlerini savunma ortamının oluşturulmuş olması Endülüs yahut Bağdat gibi kozmopolit bir şehirde yaşanabilecek bir tecrübedir (Kalın,2018).

Osmanlı: Ademiyet Temelinde Açık Medeniyet

(Görsel/https://www.fikriyat.com/edebiyat/2018/06/27/uc-istanbul-ve-insan-manzaralari)

Bir başka merak edilen soru da İslam medeniyetinin sosyal içerme anlayışının modern çağın getirdiği yeni insan hakları anlayışı ve yönetim tarzıyla uyum sağlayıp sağlamayacağıdır. Bu sorunun cevabı açısından 19. yüzyılda Osmanlı tecrübesi son derece önemlidir. Divandan Parlamentoya geçerek, Osmanlılar modernleşme döneminde açık medeniyet yaklaşımının sadece klasik siyasî yapı ile değil modern sosyal kurumlarla da uygulanabileceğinin örneğini sunmuşlardır (Görgün,2020). Âdemiyet esasına dayalı insan hakları ve çoğulculuk yaklaşımını benimseyen Hanefî mezhebine mensup olmak Osmanlıların modern kurum ve kavramları benimsemelerini kolaylaştırmıştır. Mesela 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı bütün vatandaşlara İslam hukukuna göre zaten âdemiyetle kazanılan hayat hakkı, mülkiyet hakkı, din özgürlüğü, onurun dokunulmazlığı gibi hakların verildiğini garanti etmiştir. Ancak bu belge bir kodifikasyon (kanunlaştırma) belgesi olarak görülmelidir yoksa İslam hukukunda olmayan birtakım hakların verilmesi söz konusu değildir. Aynı durum Mecelle örneğinde de görülmektedir. Mecelle yeni kanunlar koymak yerine zaten mevcut olan kuralları kanunlaştırmıştır.

Meşrutiyet ve Açık Medeniyetin Modernizasyonu

Osmanlının son döneminde uygulamaya konulan Meşrutiyet yönetimleri önemli kurumsal yenilikler getirmiş ve İslam’ın anayasal parlamenter sistemi kabul ettiğinin ilk tecrübesini göstermiştir. İlk olarak seçimler yapılmış ve neredeyse yarısı Müslüman olmayanlardan oluşan parlamenterlerden oluşan bir Osmanlı parlamentosu bir sene faaliyet göstermiştir. Bir yıl devam eden bu ilk tecrübe daha sonra İkinci Meşrutiyet ile tekrar başlamıştır ve İstanbul işgal edilip Osmanlı Meclisi İngilizler tarafından kapatılıncaya kadar devam etmiştir. Halife, Şeyhülislam ve Ulemanın onay ve desteği ile gerçekleştirilen bu kurumsal reformlar, İslam’ın sunduğu açık medeniyet anlayışının modern siyasî anlayışla uygulanmasının ilk örneğini ortaya koyması açısından son derece  önemlidir. Ancak İslam dünyasında hafıza zinciri koptuğu için, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra hatta günümüzde bile İslam’ın demokrasi, anayasal ve seçime dayalı parlamenter sistem ile bağdaşır mı bağdaşmaz mı tartışması dünyanın birçok yerinde sürmektedir. Hâlbuki bu soruların cevabı neredeyse iki asır önce Osmanlılar tarafından bir şekilde verilmiş ve uygulama ve kurumların ona göre reforme edilmesi süreci başlatılmıştır.

Osmanlı’dan Günümüze Açık Medeniyet Mirası

Günümüzde Osmanlı tecrübesinin unutulmuş olması, sosyal içerme, insan hakları ve demokrasi konusunda İslam’ın nasıl bir yaklaşıma sahip olduğuna dair aynı soruların tekrar sorulmasına yol açmaktadır. Hâlbuki bu bağlamda yapılması gereken şey, adeta tekerleği yeniden icat etmeye çalışmak yerine, varolan düşünce birikimi ve onun tarihî uygulamasının kazandırdığı deneyim üzerine yeni şeyler inşa etmeye çalışmaktır.

Osmanlı’nın hâkim olduğu Yemen’den Balkanlara ve Kuzey Afrika’ya kadar olan coğrafyada mevcut birçok medeniyet Osmanlı’nın daha önceki İslam devletlerinden devraldığı ve daha da sistemleştirerek uyguladığı açık medeniyet yaklaşımı sayesinde hem klasik hem de modern dönemde birçok medeniyeti birlikte yaşatmayı başarmıştır. Bu sayede Osmanlı mozaiği içinde yer alan birçok farklı medeniyet hala yaşamaya devam etmektedir. Osmanlının yıkılmasından sonra, bu coğrafyaya kapalı medeniyet yaklaşımı hâkim olmaya başlamış, insanları tek tip bir düşünme tarzına zorlamadan dolayı hem Balkanlar hem Kuzey Afrika hem de Orta Doğu’da sosyal ve siyasî çatışmalar yaşanmıştır. Bu çatışmalar hala da devam etmekte ve giderek daha kronik bir hal almaktadır.

Yeniden Açık Medeniyet İçin İbn Haldun

İbn Haldun

Şimdiye kadar ortaya koyduğumuz tarihî deneyimler medeniyetler çatışmasının kaçınılmaz olmadığını, açık medeniyet modelininin tarihî uygulamalarını da kısaca gözler önüne sererek göstermiştir. Günümüzde yoğunlaşan ve adeta küresel düzeyde iç içe giren medeniyetler arası ilişkilerin açık medeniyet anlayışına göre yeniden barışçı bir şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Endülüs, Hindistan ve Osmanlı tecrübeleri bu açılardan günümüz insanlarına ışık tutabilir.

Açık medeniyet anlayışının daha iyi anlaşılabilmesinde ve bu anlayıştan hareketle çok medeniyetli bir dünya düzenin kurulabilmesinde faydalı olabilecek iki öneriyle bu yazıyı sonuçlandırmak istiyoruz. Birinci önerimiz, günümüz dünyasındaki medeniyetler arası ilişkilerin İbn Haldun’un medeniyet kuramı açısından incelenmesine yöneliktir. İbn Haldun, kapalı medeniyet yaklaşımının savunucusu Huntington’dan bu konuda insanlığa daha berrak bir yol gösterecektir. Medeniyet ve medeniyetler arası ilişkiler günümüzde çok yoğun tartışma konusu olduğu halde, bundan asırlar önce ‘medeniyet ilmi’ni kuran İbn Haldun’u hatırlamamamız sağlıklı bir yaklaşım değildir. İkinci önerimiz, medeniyetler arası ilişkilerin düzenlenmesinde tarihte açık medeniyetin kurumsal planda uygulanmasını yansıtan Fıkıh geleneğinin yeniden okunmasıdır. Yukarıda bahsettiğim ‘millet sistemi’nin hukukî temeli Fıkıh tarafından sağlanmıştır. Aynı şekilde, modernleşme döneminde Osmanlılar Fıkhı dönemin ihtiyaç ve anlayışlarına göre yeniden yorumlayıp kurumsal reformlar yapmışlardır.

Son Sözler

Yukarda işaret ettiğimiz Endülüs, Hindistan ve Osmanlı tecrübelerinin temelinde Fıkıh’ın kısa ifadesiyle ‘İbrahimiyet’ veya ‘âdemiyet’ ilkesine dayalı sosyal içerme yaklaşımı bulunmaktadır. İbn Haldun’a göre Fıkıh’ın amacı medeniyeti korumaktır. Burada medeniyetten maksat en geniş anlamda insan toplumudur yoksa sadece İslam medeniyeti değildir. Medeniyetin korunması hedefine de insanların maslahatlarının yani hayatın, mülkiyetin, din özgürlüğünün, aile ve onurun dokunulmazlığının evrensel planda bütün insanlar için garanti altına alınması ile ulaşılabilir.

Kısaca ifade etmek gerekirse, İbn Haldun’un medeniyet kuramıyla medeniyetlerin nasıl işlediğini emprik olarak anlayıp, küreselleşmenin ortaya çıkardığı medeniyetler arası ilişkilerin yeni düzenini tekrar anlamaya çalışmamız gerekmektedir. Mevcut medeniyet anlayışları ve medeniyetler arası ilişkilerin geleceğine dair kuramlar yerine İbn Haldun bize bütün medeniyetleri koruma altına almayı amaçlayan açık medeniyet anlayışını yansıtan bir bakış açısı sunmaktadır. Günümüzde başta ABD, BM ve AB gibi güçlü global aktörlerin, mahallî güce sahip aktörlerin, aydınların, din ve devlet adamlarının açık medeniyet yaklaşımını benimsemeleri küresel seviyede medeniyetler arası ilişkilerin geleceği açısından hayatî önem arz etmektedir. Yeniden açık medeniyete giden yol, insanlığın önce medeniyet kuramını sağlıklı bir tartışma zeminine oturtması ile başlayacaktır.

Kaynakça

Duralı Teoman,Çağdaş Küresel Medeniyet,Dergah Yayınları,İstanbul,2018,s.13-23

Ebu Cafer Ahmet bin Yahya El Debni ,Bugyatul multemis fi tarihi ‘l Endülüs,.1967, s.155-157

Görgün Tahin,Medeniyet Meselesi,Endülüs Yayınları,2020,s.29-74

Kalın İbrahim ,Akıl ve Erdem, Küre Yayınları,İstanbul,2018,s.231-263

Şentürk RECEP,Açık Medeniyet,İz Yayıncılık,İstanbul,2014,s.30-80

Huntington, S. P. (1996). “Batı Tektir Ama Evrensel Değildir” (Çev.) Yıldırım, F. O. Foreign Affairs, Aralık 1996.

İbn Haldûn, Tercüme-i Mukaddime-i İbn Haldûn, trc. Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi (Bulak: Matbaa-i Âmire, 1275), s. 48-49

RESİMLER

https://culturaldiplomacyandhumanrights.files.wordpress.com/2013/04/multi.jpg

https://medyaveiletisim.kulup.tau.edu.tr/cokkulturluluk-nedir/

https://www.fikriyat.com/edebiyat/2018/06/27/uc-istanbul-ve-insan-manzaralari

https://www.youtube.com/watch?v=S_myViUwOP4

Emre KILIÇ

Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisiyim. İslam ve Batı Medeniyeti üzerine okumalar yapıp Sosyoloji,Politika ,Teoloji ve Felsefe ile ilgileniyorum.

3 Comments

  • Eline sağlık çok güzel olmuş kardeşim 👍🏻

  • Çok güzel bir yazı hazırlamışsınız. Tebrik ederim. Yazınızda beni referans gösterdiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim. Ancak kullandığınız fotoğraf benim stok fotoğrafı olarak satın aldığım bir görsel ve sadece benim kullanma iznim var. İleride sizin başınızı ağrıtmasınlar diye uyarmak istedim.

    Başarılar diliyorum.

    • Ticari yayın haklarına tabii olan ilgili fotoğraf kaldırılmıştır. Gösterdiğiniz ilgi ve hassasiyet için çok teşekkür ederiz. Keyifli okumalar:)

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.