Tanrıyı Terk Etmek

  • Bu yazı Ronald F. Inglehart tarafından Foreign Affairs’de yayınlanan 11 Ağustos 2020 tarihli Giving Up on Godisimli yazıdan Türkçeye çevrilmiştir.

Dinin Küresel Çöküşü

Din ve Katolik Kilisesi
(New York şehrindeki bir Katolik Kilisesi’ndeki boş kalan yerler, Haziran 2014, Christopher Gregory/The New York Times)

21. yüzyılın ilk yıllarında, din yükselişte gibi görünmekteydi. Hem komünizmin hem de Sovyetler Birliği’nin çöküşü ardında ideolojik bir boşluk bıraktı. Bu boşluk Rusya’da ve diğer Sovyet sonrası kurulan ülkelerde Ortodoks Hristiyanlık ile dolduruldu. Dindarlığını göstermekten hiç çekinmeyen evangelist George W.Bush’un Amerikan Devlet Başkanlığı’na seçilmesi, ülkede evangelist Hristiyanlığın politik bir güç olarak  yükseldiğini gösterdi. 11 Eylül saldırıları ise uluslararası toplumun dikkatini Müslüman dünyasındaki Siyasal İslam’ın gücüne çekti.

Birkaç yıl önce, meslektaşım Pippa Norris ve ben aralarında Kuzey İrlanda gibi alt bölgelerin de bulunduğu, 49 ülkedeki çeşitli dini eğilimlerle ilgili verileri analiz ettik. Araştırmamız 1981’den 2007’ye kadar olan verilerden oluşuyordu (Ülkeler dünya nüfusunun %60’ını içeriyordu). Tüm iddialara rağmen, dinin evrensel yeniden dirilişini bulamadık. Çoğu yüksek gelirli ülke daha az dindar bir durumdaydı. Ancak şunu bulduk araştırma yaptığımız 49 ülkeden 33’ünde insanlar o yıllarda daha dindar hale gelmişlerdi. Bu durum, çoğu eski komünist ülke, gelişmekte olan ülke ve hatta bazı yüksek gelire sahip ülkeler için geçerliydi. Bulgularımız gösteriyordu ki, bazı akademisyenlerin geçmişte farz ettiklerinin aksine, endüstriyelleşme ve bilimsel bilginin yayılımı dinin kaybolmasına yol açmıyor.

Ancak 2007’den beri işler şaşırtıcı bir hızla değişti. Araştırdığımız ülkelerin ezici çoğunluğunda (49 ülkeden 43’ünde), yaklaşık 2007’den 2019’a kadar olan dönemde, insanlar daha az dindar hale geldi. İnançtaki azalma yüksek gelirli ülkelerle sınırlı değildi ve dünyanın çoğu yerinde görüldü.

Gittikçe artan sayıda insan, artık dini gerekli bir (manevi) destek ve hayatlarında ki anlam kaynağı olarak bulmuyorlardı.

Gittikçe artan sayıda insan, artık dini gerekli bir (manevi) destek ve hayatlarında ki anlam kaynağı olarak bulmuyorlardı. ABD bile (daha önce çok sefer ekonomik olarak gelişmiş bir toplumun sıkı bir şekilde dine bağlı olabileceğinin kanıtı olarak gösterilmişti.) şimdi dinden uzaklaşma konusunda diğer varlıklı ülkelere katıldı. Bu eğilimi destekleyen birçok güç var, ancak bunlardan en önemlisi dinlerin yüksek doğum oranlarını devam ettirme zorunluluğuyla yakından bağlantılı bir dizi inancın zayıflamasıdır. Modern toplumlar kısmen daha az dindar olmayı seçiyorlar çünkü artık dünyadaki ana dinlerin yüzyıllardır aşıladığı cinsiyetçi normlar ve türlerinden uzaklaşmak istiyorlar.

Bazı dindar muhafazakarların inancın azalmasının toplumsal bağlılığın çökmesine ve kamu ahlakının bozulmasına neden olacağı yönündeki uyarılarına rağmen, deliller bu iddiayı desteklemiyor. Beklenemeyecek şekilde, dine daha az bağlı ülkeler aslında yozlaşmaya daha az meyilli ve cinayet oranları dindar ülkelerden daha az. Tabi ki dinin kendisi suçu ve yozlaşmayı teşvik etmiyor. Bu olgu gösteriyor ki, toplumlar geliştikçe hayat mücadelesi daha güvenli oluyor. Eskiden yaygın olan açlık nadir hale geliyor. Yaşam beklentisi yükseliyor, cinayet ve şiddetin, zorbalığın diğer türleri azalıyor. Ve bu güvenlik seviyesi yükseldikçe, insanlar dine daha az yönelme eğiliminde oluyor.

İnancın Yükselişi ve Düşüşü

2011 yılında yayınlanan önceki çalışmamızda, 1981’den başlayarak erişebildiğimiz son anketlerin bulunduğu 2007 yılına kadar olan dini inanç seviyelerini karşılaştırmıştık, kabaca çeyrek yüzyıllık bir dönemi kapsıyordu. Her ankette, katılımcılardan Tanrı’nın hayatlarında ne kadar önemli olduğunu 1’den (hiç önemli değil) 10’a (çok önemli) kadar olan ölçekte değerlendirmelerini istedik.       

Din, komünizmin çöküşünden sonra meydana gelen ideolojik boşluğu dolduruyordu.

Ülkelerin dindarlık seviyelerinin zamanla nasıl değiştiğini incelemek bazı çarpıcı bulgulara ulaşmamızı sağladı. Ankete katılan ülkelerin çoğunda Tanrı’nın önemli olduğu görüşünün yükselişte olduğunu gördük. En yüksek yükselişler eski komünist ülkelerdeydi. Örneğin, 1981’den 2007’e kadar Bulgar halkının ortalaması 3,6’dan 5,7’ye yükseldi. Rusya’da 4,0’dan 6,0’a yükseldi. Kısmen, dindarlıktaki bu yükseliş, Sovyetler birliğinin dağılmasından sonra tecrübe edilen ciddi orandaki ekonomik, fiziksel ve psikolojik güvenlik düşüşüne bir tepki niteliğindeydi. Din, komünizmin çöküşünden sonra meydana gelen ideolojik boşluğu dolduruyordu. Dini inanış, eski Sovyetler Birliği üye ülkelerinin sınırları dışında birçok gelişmekte olan ülkede de artış gösterdi; Brezilya, Çin, Meksika ve Güney Afrika da dahil. Diğer yandan, çoğu yüksek gelirli ülkelerde dine bağlılık azalma gösterdi. 

2007’den bu yana son derece kesin bir dinden uzaklaşma trendi var. Neredeyse bütün yüksek gelirli ülkelerde, din düşüşe devam etti. Aynı zamanda, eski komünist devletlerle birlikte birçok fakir ülke de ayrıca daha az dindar hale geldi. 2007’den 2019’a dek sadece 5 ülkede dine verilen önem arttı, ancak araştırma yapılan diğer ülkelerin büyük bir çoğunluğu tam tersi istikamette hareket etti.

Hindistan, dine bağlılığın düşüşü konusundaki genel modele en büyük istisna. Burada dine verilen önemin arttığını görüyoruz. Çalışmamızın dönemi Hindistan’daki ulusalcı Bharatia Janata Partisi’nin gücü yeniden ele almasıyla çakışıyor. Bu partinin siyasal amacı ulusal kimliği dinsel kimlikle örtüştürmek. BJP hükümeti, diğer dinlerin takipçilerine, özellikle de Hindistan’ın büyük Müslüman azınlığına karşı ayrımcılık yapan, toplulukları kutuplaştıran ve dini duyguları kamçılayan politikaları savundu.

Dinden en dramatik şekilde ayrılışın Amerikan halkında olduğu görülüyor.

Dinden en dramatik şekilde ayrılışın Amerikan halkında olduğu görülüyor. 1981’den 2007 yılına kadar Amerika dünyanın daha dindar ülkeleri arasında dine bağlılık seviyelerindeki çok az bir değişimle yer aldı. O zamandan beri, verilerimizde bulunan diğer ülkelere nazaran dinden kopuşun en büyük şekilde gözlemlendiği ülke ABD oldu. İlk çalışmamızın sonuna doğru Amerikalıların Tanrı’ya önem verme derecesi ortalama 10 üzerinden 8,2 idi. En güncel Amerika anketlerinde (2017), bu rakam 4.6’ya düştü; şaşırtıcı derecede keskin bir düşüş. Yıllarca, ABD ekonomik modernleşmenin sekülerleşmeyi üretmeye ihtiyaç duymadığını gösteren ana örnek olmuştu.  Bu ölçümle beraber, ABD, veri sahibi olduğumuz ülkeler arasında en az dindar 11. ülke olarak sıralanıyor. 

Karl Marx’tan Max Weber’e ve Emile Durkheim’a kadar etkili filozoflar bilimsel bilginin yayılışının dini dünyadan yok edeceğini öngörmüşlerdi, ancak bu yaşanmadı. Çoğu insan için dini inanış bilişsel olmaktan ziyade duygusaldı. İnsan tarihinin çoğunda tam bir hayatta durumu belirsizdi. Din, dünyanın kontrolünün muhakkak bir yüksek gücün elinde olduğu güvencesini verdi. Ve din şunu vadediyordu, eğer insanlar kuralları takip ederse her şey en iyi şekilde yürüyecekti.

Varoluşsal tehlikeler azalıp hayat beklentisi arttıkça dine daha az bağımlı olmaya başladılar, onun sınırlamalarını daha az kabul etmeye başladılar.

Çoğu insanın açlık sıkıntısı çektiği toplumlarda din, onlara stresle ve belirsizlikle baş etme yolunda yardımcı oldu. Ancak iktisadi ve teknolojik ilerleme oldukça, insanlar açlıktan kurtulmaya başladılar, şiddeti bastırdılar, hastalıklarla mücadele ettiler. Varoluşsal tehlikeler azalıp hayat beklentisi arttıkça dine daha az bağımlı olmaya başladılar, onun sınırlamalarını daha az kabul etmeye başladılar. Buna kadını mutfakta tutma ve eşcinsel insanları toplumun içinde gizleyerek onları dışlama davranışları da dahil.

Sekülerleşme her yerde ve birden olmuyor, toplumlar, varoluşsal olarak yüksek bir seviyede güvenliğe ulaştıklarında ve bundan sonra dahi buzulların hareketine benzer bir yavaşlıkta, bir jenerasyon diğerinin yerine geçtikçe oluyor. Toplumlar uzun periyotlar düşük güvenlik koşullarını deneyimlediklerinde bu durum tersine bile dönebiliyor. Sekülerleşme yavaş yavaş 19. yüzyıldan itibaren ekonomik ve fiziksel olarak en güvende olan Avrupa ve Kuzey Amerika toplumlarıyla başladı ve sonra giderek dünyanın daha çok bölgesine yayıldı.

Sekülerleşme normalde jenerasyonlar arası popülasyon değişimi hızında gerçekleşse de bazı durumlarda kritik eşiğe ulaşabiliyor. Dominant fikir değişimleri olduğunda ve bu konformizm ve sosyal albeni güçleri tarafından yönlendirildiğinde, insanlar bir zamanlar karşı çıktıkları şeyleri benimsemeye başlıyorlar, bu da olağanüstü hızlı bir kültürel değişim üretiyor. Yüksek gelirin olduğu ülkelerin genç ve daha iyi eğitim almış olan grupları bu kritik eşiğe yakınlarda ulaştılar.  

Dinlerini Kaybediyorlar

Dinin çözünmesi açıklamaya yardımcı olan, artan iktisadi ve teknolojik kalkınmanın ötesinde başka faktörler de var. ABD’de siyaset bu düşüşün bir kısmını oluşturuyor. 1990’lardan beri Cumhuriyetçi Parti, eşcinsel evlilik, kürtaj ve diğer kültürel konularda muhafazakâr Hristiyan bir pozisyon benimseyerek destek kazanmaya çalışıyor. Ancak dindar seçmenlere yönelik bu siyasi çağrı, dinden uzak olan diğer seçmenleri, özellikle de genç ve kültürel olarak liberal olanları, dışlayıcı bir etkiye sebep oluyor. Bir zamanlar genel olarak siyasi görüşleri dini inanışların şekillendirdiğine inanılırdı, bunun tam tersine değil. Ancak son durum gösteriyor ki bu sebep-sonuç ilişkisi başka şekilde de olabilir. Heyet raporları gösteriyor ki, insanlar önce siyasi tercihlerini değiştiriyorlar, sonrasında da dinden uzaklaşıyorlar.

 Hristiyan erdeminin kusursuz bir örneği olarak tarif edilemeyecek bir lider olan Başkan Donald Trump’ın önde gelen evangelistlerin çoğunluğu tarafından eleştiri olmaksızın kucaklanması, diğer evangelistlerin gençlerin kiliseleri yığınlar halinde terk edeceği ve mevcut dinden uzaklaşma trendinin hızlanabileceği konularında korkmasına neden oldu.   Örneğin Roma Katolik Kilisesi cemaatini kendi krizlerinden dolayı kaybetti. Bu yılın başında Pew Araştırma Enstitüsü’nün bulgusuna göre Amerikan yetişkinlerinin %92’si Katolik rahiplerinin cinsel istismar eylemlerinden haberdar. Ankete katılanların %80’i ise bu taciz olaylarının “hala devam eden problemler” den kaynaklandığını düşünüyor. Ek olarak, ankete katılan Amerikan Katoliklerinin %27’si bu raporlara tepki olarak ekmek ve şarap ayinine katılımlarını azalttıklarını ifade ettiler. 

Ancak belki de sekülerleşmenin arkasındaki en önemli güç, insan doğurganlığını yöneten normlarla ilgili bir dönüşümdür. Yüzyıllar boyunca, çoğu toplum kadınlara mümkün olduğunca çok çocuk yapma rolü yüklemiş ve boşanma, kürtaj, eşcinsellik, gebelik kontrolü ve üreme ile bağlantılı olmayan herhangi bir cinsel davranış konusunda yıldırma yoluna gitmiştir. Dünyanın önde gelen dinlerinin kutsal yazıları büyük ölçüde farklıdır, ama Norris ve benim de gösterdiğimiz gibi, neredeyse tüm dünya dinleri bu doğurganlık yanlısı normları kendi takipçilerine aşıladı. Dinler doğurganlığın önemini vurguladılar çünkü gerekliydi. Yüksek bebek ölüm oranının ve düşük yaşam beklentisinin yakın zamanlara kadar hüküm sürdüğü bu dünyada, ortalama olarak bir kadın kaybolan nüfusu tamamlayabilmek için beş ila sekiz çocuk doğurmak zorunda kaldı.

(Fotoğraf: Hindistan’ın Kalküta kentinde bir Hint tapınağında bir kadın dua ediyor, Mart 2017 Rupak De Chowdhuri / Reuters)

Büyük dünya dinleri doğurganlık yanlısı normları mutlak ahlaki kurallar olarak sunmuş ve değişime şiddetle direnmişti.

Yirminci yüzyıl boyunca, giderek artan sayıda ülke büyük ölçüde düşen bebek ölüm oranlarına ve daha yüksek hayat beklentilerine ulaştı. Bu da doğurganlığa dair geleneksel kültürel normları artık gerekli olmaktan çıkardı.  Bu süreç bir gecede olmadı. Büyük dünya dinleri doğurganlık yanlısı normları mutlak ahlaki kurallar olarak sunmuş ve değişime şiddetle direnmişti. İnsanlar çocukluktan beri cinsiyet ve cinsel davranışla ilgili ailevi kaynaklı inançlardan ve toplumsal rollerden ancak yavaş yavaş vazgeçtiler. Fakat bir toplum yeteri kadar yüksek bir ekonomik ve fiziksel güvenlik seviyesine ulaştığında, genç nesiller bu güvenliği garanti olarak görerek büyüdüler ve doğurganlıkla ilgili normlar geriledi. Cinsiyet eşitliği, boşanma, kürtaj ve eşcinsellikle ilgili fikirler, uygulamalar ve yasalar şimdi hızla değişiyor.

Bu değişim ölçülebilir. Yıllar içinde Dünya Değerler Araştırması’nda toplanan veriler derin bir dönüşümün belirtilerini sunuyor. Ankette, her ülkenin boşanma, kürtaj ve eşcinselliği kabul etmesine dayalı on puanlık bir ölçek kullanıyor. Kritik eşik, ölçeğin yaklaşık olarak ortasında, 5,50’de. Düşük puanlar ülke halkının çoğunluğunun daha muhafazakâr görüşlere sahip olduğunu göstermektedir ve daha yüksek puanlar çoğunluğun daha bireysel seçim merkezli,  liberal görüşlere sahip olduğunu göstermektedir. 1981 civarında, veriye sahip olduğumuz her ülkedeki çoğunluk doğurganlık yanlısı normları destekledi.

Yüksek gelirli ülkelerde bile ortalama puanlar 3,44 (İspanya), 3,49 (Birleşik Devletler), 3,50 (Japonya), 4,14 (Birleşik Krallık), 4,63 (Finlandiya) ve İsveç’te (o zamanlar en liberal ülke ama yine de ölçeğin kritik eşik noktasının çok az altında bir puanla) 5,35 arasında değişmektedir. Ama derin bir değişim süregelmekteydi. 2019’da İspanya’nın ortalama puanı 6,74’e, ABD’nin puanı 5,86’ya, Japonya’nın 6,17’ye, İngiltere’nin 6,90’ına, Finlandiya’nın puanı 7,35’e ve İsveç’in 8,49’a yükselmişti. Tüm bu ülkeler ilk ankete katıldıkları zaman 5.50 olan kritik eşiğin altındalardı ancak hepsi 2019’da bu eşiğin üzerine çıktılar. Bu sayılar karmaşık bir gerçekliğin basitleştirilmiş bir resmini sunuyor ancak sekülerleşmenin son zamanlardaki ivmesinin ölçeğini bildiriyorlar.

Bu eğilim, büyük bir istisna dışında, dünyanın geri kalanına yayılıyor. Dünya Değerler Araştırması’nda verilerin bulunduğu Müslüman çoğunluklu 18 ülkenin nüfusları kritik eşiğin çok altında kaldı, güçlü bir şekilde dindar kalmaya, cinsiyet ve doğurganlıkla ilgili geleneksel normları korumaya kendilerini adamış durumdalar. Hatta ekonomik kalkınmayı kontrol ederken bile, Müslüman çoğunluklu ülkeler ortalamaya göre biraz daha dindar ve kültürel olarak daha muhafazakâr olma eğilimindedir.

İşler darmadağın olmayacak

Yüzyıllar boyunca din, toplumsal uyum, suçu azaltma ve yasalara uyumu teşvik eden bir güç olarak hizmet etmiştir. Her büyük din, İncil’deki “Çalmayın” ve “Öldürmeyin” buyruklarının bazı versiyonlarını telkin eder. Bu yüzden dindar muhafazakarların, dinin etkisinin azalmasının, artan yolsuzluk ve suçla birlikte toplumsal kargaşaya yol açacağından korkmaları anlaşılabilir bir durumdur. Ama şaşırtıcı bir ölçüde, bu endişe kanıtlarla desteklenmiyor.

1993 yılından bu yana Uluslararası Şeffaflık Örgütü dünyanın dört bir yanındaki hükümet yetkililerinin ve iş adamlarının göreli yolsuzluklarını ve dürüstlüğünü gözlemliyor. Bu gözlemci grup her yıl, 180 ülke ve bölgede kamu sektöründeki yolsuzluğu sıralayan Yolsuzluk Algıları Endeksini yayınlıyor. Bu veriler dindarlık ve yolsuzluk arasındaki gerçek ilişkiyi test etmeyi mümkün kılıyor: Yolsuzluk dindar ülkelerde, dindar olmayanlara kıyasla daha az mı yaygın? Cevap açık bir şekilde hayır. Aslında, dindar ülkeler laik olanlardan daha yozlaşmış olma eğilimindedir. Son derece laik İskandinav devletleri, dünyanın en düşük yolsuzluk seviyelerine sahipler ve Bangladeş, Guatemala, Irak, Tanzanya ve Zimbabve gibi son derece dindar ülkeler ise en yüksek oranlardan bazılarına sahipler. 

Ekonomik ve fiziksel güvenlik düzeyi düşük olan ülkeler, yüksek seviyede dindarlığa ve aynı zamanda yüksek seviyede yolsuzluğa sahip olma eğilimindedirler.

Açıkçası, dindarlık yolsuzluğa neden olmaz. Ekonomik ve fiziksel güvenlik düzeyi düşük olan ülkeler, yüksek seviyede dindarlığa ve aynı zamanda yüksek seviyede yolsuzluğa sahip olma eğilimindedirler. Din bir zamanlar halk ahlakının desteklenmesinde önemli bir rol oynamış olsa da toplumlar ekonomik olarak geliştikçe bu rol azalır. Dindar ülkelerin insanlarının, daha az dindar ülkelerin insanlarına göre yolsuzluğu kınama ihtimalleri daha yüksek ama dinin davranışlar üzerindeki etkisi burada sona eriyor. Din insanları daha cezalandırıcı yapabilir, ama onları daha az yozlaşmış yapmaz.

Bu model, cinayet gibi diğer suçlar için de geçerlidir. Şaşırtıcı görünse de cinayet oranı en fazla dindar olan ülkelerde, en az dindar ülkelere göre 10 kattan fazladır. Bazı nispeten yoksul ülkelerde düşük cinayet oranları var ama genel olarak bakıldığında, sakinlerine maddi ve yasal güvenlik sağlayan müreffeh ülkeler yoksul ülkelere göre çok daha güvenlidir. Tabii ki dindarlık cinayetlere neden olmaz, ama hem suç hem de dindarlık, varoluşsal güvenliğin düşük olduğu toplumlarda yüksek olma eğilimindedir.

Dindar ülkeler aslında laik olanlardan daha da yozlaşmış olma eğilimindedirler.

Kanıtlar, modern toplumların onları birleştirecek dini inanç olmadan nihilist bir kaosa düşmeyeceğini gösteriyor ama bu her zaman böyle olmayabilir. İlk tarım toplumlarında, çoğu insan hayatta kalma standartlarının hemen üstünde yaşıyordu, bu durumda din düzeni ve uyumu devam ettirmek için en etkili yol olabilirdi. Ancak modernleşme bu denklemi değiştirdi. Geleneksel dindarlık azalırken, boşluğu doldurmak üzere eşit derecede güçlü bir dizi ahlaki normlar ortaya çıkıyor gibi görünüyor. Dünya Değerler Araştırması’ndan elde edilen kanıtlar gösteriyor ki, son derece güvenli ve seküler ülkelerdeki insanlar kendini ifade etmeye ve özgür seçime giderek artan bir öncelik vermekle birlikte aynı zamanda insan haklarına, yabancılara karşı hoşgörüye, çevre korumasına, cinsiyet eşitliğine ve ifade özgürlüğüne artan bir vurgu yapıyorlar.

Geleneksel dinler, çağdaş küresel toplumda tehlikeli bir şekilde ayrıştırıcı olabilir. Dinler, kendi toplumlarının tarihini ve sosyoekonomik özelliklerini yansıtmalarına rağmen doğaları gereği normlarını mutlak değerler olarak sunma eğilimindedirler. Katolikler ile Protestanlar ve Hristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki tarihsel çatışmaların gösterdiği gibi, herhangi bir mutlak inanç sisteminin katılığı, aşırı fanatik bir şekilde hoşgörüsüzlüğe yol açabilir.

Toplumlar tarıma dayalı olandan, sanayiye daha sonra bilgiye dayalı olana ilerledikçe artan varoluşsal güvenlik dolayısıyla, yaşamlarında dinin önemini azaltma eğilimindedir ve bu şekilde insanlar geleneksel dini liderlere ve kurumlara daha az itaatkâr hale gelirler. Bu eğilim muhtemelen devam edecek gibi görünüyor, ancak gelecek her zaman belirsizdir. COVID-19 gibi salgınlar, insanların varoluşsal güvenlik hissini azaltır. Eğer salgın uzun yıllar sürerse veya yeni bir Büyük Buhran’a yol açarsa, son on yılların kültürel değişimleri tersine dönmeye başlayabilir.

Ancak bu değişim pek olası görünmüyor, çünkü bu durum, refahın artması ve insanları dinden uzaklaştırmaya yardımcı olan yaşam beklentisinin artması gibi uzun vadeli, teknoloji odaklı güçlü bir eğilime ters düşecek. Eğer bu eğilim devam ederse, geleneksel dini otoritelerin kamu ahlakı üzerindeki saltanatı, hoşgörü kültürü daha da güçlenirken azalmaya devam edecektir.

Çeviri Ekibi

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.