Unutulan Büyük Göç: Tarih Göçü

Bugün var olan bilimsel düşünce binlerce yıllık birikimin ürünüdür. Bilinen tarihte bu sürecin milat noktası ise felsefeyi kurduğu düşünülen ‘’Arkhe nedir?’’ sorusudur. İnsanın milenyumlardır aklını kurcalayan bu varlık sorusu; aslında bugün iftihar ettiğimiz medeniyetin rahime düştüğü anı simgelemektedir. Uygarlık ve felsefe tarihinde kilit rol oynayan bu soruyu soran kişi ise ünlü filozof Thales’dir. Sorulduğu yer ise Anadolu topraklarıdır.  Bugün Aydın ili sınırları içerisinde yer alan Miletos’ta yaşayan Miletli Thales çalışmalarını bu bölgede sürdürmüştür. Esasında ilerleyen yıllarda oluşan Antik Yunan kültürel-felsefi birikimi ana hatlarıyla Ege kıyılarından Nil Havzasına kadar olan bölgede gerçekleşmiştir.

Anlattıklarımızdan sonra o dönemi yaşamak için kültürel bir gezi planlayıp örneğin görkemli Milet Agora Kapısını (Esasen Roma döneminde imparator Antonius Pius tarafından yaptırılmıştır) görmek isteyebilirsiniz. Ancak Türkiye’de ikamet etmekte olan bir insansanız muhtemelen uçak bileti almak zorunda kalacaksınız. Çünkü tarihsel süreçte Aydın’da bulunan Güney Agora Kapısı, Aydın’dan binlerce kilometre ötede; Almanya’nın en çok ziyaret edilen müzelerinden biri olan Berlin Bergama Müzesi’nde sergilenmektedir. Ancak üzülmeyin! Almanya’ya kadar gitmişken tarihsel süreçte İzmir’de yer alan Bergama Zeus Sunağı’nı ve yine eski çağlarda Ürdün’de bulunan Emevi Mşatta Sarayı’nı da görebilirsiniz. Hazır Almanya’ya gitmişken İngiltere’ye de uğrayıp British Museum’da bulunan ‘’Anadolu Koleksiyonunu’’(!) da gezebilirsiniz.

Arkeoloji Cenneti

Anadolu ve Mezopotamya toprakları ile Akdeniz Kıyıları binlerce yıl boyunca sayısız uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Bugün popüler kültür ürünlerinden bilimsel çalışmalara kadar olan geniş yelpazede, sözü edilen topraklarda yaşamış insanlar ve uygarlıkların sıklıkla konu edilmesi bir tesadüf değildir. Coğrafi zenginlikler kültürel zenginlikleri doğurmuştur. Bu sayede İnsanlar yaşadıkları yerlere izlerini bırakmışlardır. Akla ilk geldiği gibi görkemli ve devasa yapılar yahut bir firavunun ihtişamlı lahitinden ibaret olmayan insanlığın parmak izleri; toprak kaplardan, madalyonlara; bir edebiyat eserinden ince ince oyulmuş bir heykele kadar on binlerce kültür ürününü kapsamaktadır. Toprak altında keşfedilmeyi bekleyen hikayeleriyle duran eserlerin sayısı hakkında bir tahminde bulunmak da epey güçtür.

Eser Kaçakçılığı ve Dünya'nın 7 Harikası
Dünya’nın 7 Harikası: Anadolu, Mezopotamya ve Akdeniz Kıyıları’nda
(Kandi, CC BY-SA 3.0 https://creativecommons.org/licenses/by-sa/3.0, via Wikimedia Commons)

Kültürel ve Küresel Yağma

Anadolu ve Mezopotamya’da bulunan bu kültürel derinlik yeni yeni yükselmeye başlayan Batı güneşi tarafından aydınlanmaya başlamış. Bu da doyumsuzluğun literatürdeki süslü ifadesi olan emperyalizmin dikkatini çekmeye başlamıştır. Cumhuriyetimizin öncülü Osmanlı Devleti’nin bulunduğu topraklar da bahsedildiği üzere adeta arkeoloji cennetidir. Henüz 17.yüzyılda başlayan tarihi eserlerin kaçırılması 18. yüzyıl sonları ve 19.yüzyılda zirve noktasına ulaşmıştır. Koleksiyoncular, ‘’ticaretle’’ uğraşanlar, definecilerin yanında bir de dönemin güçlü devletlerinin Dünya Tarihini sahiplenmeye dair bu ‘’içgüdüsü’’; Doğu’da yer alan tarihi eserlerin adeta soyguna uğramasına neden olmuştur. Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi tarafından düzenlenen ilgili bir sempozyumda konunun çarpıcı noktalarına parmak basılmıştır. Nimet Berkok’un (2017) aktardığı bölümdeki ‘’Bu devir, tarihi eserlerin gizli kaçırılmaları devri değil, resmen yağmalanmaları devridir’’ cümlesi meseleyi çok güzel özetlemektedir.

Bulunduğu topraklardan alınan bir tarihi eserin, geçmişinin büyüleyici dokusunu ve maneviyatını kaybetmesi madalyonun sadece bir yüzüdür. Her ne şekilde olursa olsun toprağından koparılan bir eser, tarihi bağlamını yitirir. (Asgari) Yitirilen bu bağlam, medeniyet olarak geçmişimizle bağlarımızın zayıflamasına neden olur; ilgili sosyal bilimlerin önünü tıkar. Dolayısıyla ister herhangi bir köylü kaçak kazı ile tarihi eseri kaçırıp bir koleksiyoncuya satsın, ister bir diplomat bürokratik yollarla kaçırsın, kaybedilen şey aynıdır.

Maalesef topraklarındaki geçmişi kaybeden tek ülke elbette Türkiye’den ibaret değildir. Bugün Mısır, Lübnan, Suriye gibi ülkelerde bulunması gereken tarihi eserler çeşitli başka ülkelerde bulunan müzelerde sergilenmektedir (Önder, 1990). Ancak bunlar yazının konusunu aştığı için bahsedilmeyecektir.

Kaybedilen Tarihi Eserler

Tarihi eserlerin yurdumuzdan sökülüp alınması süreçleri çoklu etkenler ile gerçekleşmiştir. Bazen servet sahibi arkeoloji meraklıları, bazen bir diplomat ile gerçekleşen kaçırılmalar olduğu gibi bu eserler ne yazık ki bazen de basiretsiz ve liyakatsiz idarecilerin elleriyle kaybedilmiştir. Topraklarımızdan o kadar fazla tarih sökülmüştür ki hepsini teker teker anlatmak herhangi bir yazının boyutunu aşacaktır. Kaybedilen eserlerin bazıları ise şunlardır:

1-Antik Kent Troya’da Çıkarılanlar

Heinrich Schliemann zengin bir ailenin ferdi, arkeoloji ve tarih tahsilatı yapmış bir tüccardı. Aynı zamanda Antik Yunan tarihine dair derin tutku sahibi bir insandı. Aldığı eğitim ve Eski Yunan’a dair tutkusu serveti ile de birleşince amatör bir arkeolog olarak Troya’yı bulmayı kendisine hedef belirlemişti. Ünlü destanda anlatıldığı üzere, Truva Kralı Priamos’un muhteşem hazinesi de toprağın altında bir yerlerde gömülüydü. Schliemann’ın motivasyonunun ana kaynağının bu olduğu da belirtilmektedir (Önder, 1990).

Schliemann, 1870’li yıllarda kazılarını başlattı. Ekibi ile gerçekleştirdiği kazılarda çok fazla sayıda tarihi eser buldu. Çıkarılan eserler arasında seramikler, madeni paralar hatta bir sarayın kalıntıları da vardır (Önder, 1990). Daha sonraları Priamos’un definesini de bulmuş. Hatta Osmanlı Devleti’nin haberi dahi olmadan bu eserleri Atina’da bulunan evine götürmeyi başarmıştır. Daha sonraları memleketi Berlin’e taşıdığı eserler ölümünden sonra Bergama (Pergamon) Müzesi’nde sergilendi. Maalesef Troya’dan çıkarılan tarihi eserler bulunduğu topraklardan koparılıp Almanya’ya kadar gitmekle kalmadı. II. Dünya Savaşı ile Rus birliklerin Almanya’ya girmesiyle bu eserler Moskova’ya kaçırıldı ve bir kez daha tahribata uğradı.

British Museum’da ise söz konusu eserler ile alakalı bir sergi bulunmaktadır. İngiltere’de bulunan imitasyonlar ile gerçekleştirilen serginin küratörlerinden Lesley Fitton, Anadolu Ajansı’na (Esen, 2019) yaptığı açıklamalarda süreci şu şekilde özetlemiştir: ‘’Eserler Atina’daydı, ölümünün ardından aralarında sergide gördüğünüz çömleklerin de olduğu büyük bir koleksiyon bıraktı ve bunlar vatandaşı olduğu Almanya’ya, Berlin’e bağışlandı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Rus askerleri Berlin’e girdiğinde altın bazı parçalar, mücevherler Moskova’ya, Rusya’ya götürüldü. Önce kayboldular, 1990’larda yeniden ortaya çıktılar. Dolaysıyla bu eserlerin nerede olması gerektiği konusunda oldukça karmaşık etik bir soru var ortada’’

Eser Kaçakçılığı
Truva Hazineleri’nden Bazıları (Kaynak: https://www.fikriyat.com/kultur-sanat/2018/07/27/osmanlidan-kacirilan-troya-hazineleri)

2-Artemis Tapınağı Kalıntıları

Dünya’nın yedi harikasından biri olarak adlandırılan Artemis Tapınağı, İzmir ili sınırları içerisinde yer almaktadır.

İzmir Efes Antik Kenti’ne oldukça yakın olan tapınak yerel halk tarafından İngiliz Çukuru olarak adlandırılmıştır. Bunun sebebi de 1800’lü yılların sonlarında tapınağın yerini bulup kazılar gerçekleştiren İngilizlerin, bulduklarını Londra’ya taşımasından sonra ortaya çıkan devasa çukurdur (Önder, 1990).

Efesli Artemis adına Eski Çağların önemli liman şehri Efes’te yapılan tapınak eşsiz bir tarihi eserdir. Efesli Artemis ile Apollon’un kardeşi olan Artemis’in farklı olduğu ve Efesli Artemis’in Anadolu Bereket Tanrıçası Kibele’nin bir kültü olduğu ifade edilmektedir (Önder, 1990). Anlatılan sebeplerle bir hayli ilgi çekici olan bu tapınağın kalıntıları araştırmaların ve tabii ki tarihi eser kaçakçılığının odak noktası olmuştur.

Sıkı Dostluklar ve Tarihi Kayıplar

Bu itibarla İngiliz Elçisi Lord Stradford; Dünya’nın Yedi Harikası’ndan birisi olan Artemis Tapınağı kalıntılarını İngiltere’ye götürmek istemiş ve başarılı olmuştur. Daha öncesinde de Sultan Abdülmecid ile ‘’sıkı ilişkiler’’ kullanılarak Bodrum’da yer alan Halikarnas Tapınağı İngiltere’ye götürülmüştür. Artemis Tapınağı için yapılacak kazılar için Sultan Abdülaziz’den alınacak izinler de hiçbir engelle karşılaşmamıştır. Ancak en azından bu kazı izni, eserlerin iki devlet arasında yarı yarıya paylaşılmasını öngörmekteydi. Ne yazık ki gerçekte böyle olmadı (Önder,1990). Mehmet Önder (1990) makalesinin bir bölümünde Mühendis Wood’un cümlelerini şu şekilde aktarıyor:

‘’Kusura bakmayınız. Bunlar öyle parçalar idi ki, yarı yarıya paylaşılacak olsa ne size, ne bize bir şey kazandırmazdı. Hem sizin topraklannızda o kadar çok antik eser var ki, nereye koyacak, nerede sergileyeceksiniz? Devlet-i Aliye, kendi payına düşen eserleri Ingiltere’ye armağan etmiş olmakla, Türk-İngiliz dostluğunu perçinleştirmiş oluyor”

Sonuç olarak sayısız tarihi eser bulunduğu yerden başka ülkelere taşınmış, insanlığın ortak hazinesi zarara uğratılmıştır. İşin en acı kısmı ise hem Osmanlı Devleti hem de Türkiye Cumhuriyeti gerekli önlemleri alamamış. Bunun sonucunda bu eser soygununa engel olamamıştır. Bilinçsiz halk ve servet peşinde koşan defineciler ile birlikte hukuki anlamda etkili bir mekanizmanın olmayışı; tarihi mirasın kaçırılışında rol almıştır. Yapılan ilk gerçek müdahaleler ve Osman Hamdi Bey’e bir parantez açmak gerekirse:

Geç ve Etkisiz Adımlar

Osmanlı Devleti’nde eski eserlerin korunması adına hukuki anlamda atılan ilk adım Asar-ı Atika Nizamnamesidir. Biraz geç kalınmış bir adım olsa da aksiyon alınması bakımından olumlu bir adımdır. Birincisi 1869 yılında hazırlanan Nizamnameyi 1874 yılında hazırlanan ikincisi takip etmiştir. Belirttiğimiz gibi pozitif bir adım olsa dahi günümüz Türkçesi ile ifadesiyle ”Eski Eserler Tüzüğü’’nün çokça eksiği bulunmaktaydı.

Arkeolojik bir kazıda ortaya çıkarılan eserleri kazıyı yapan, arazi sahibi ve devlet arasında 1/3 oranında paylaştırmayı öngörmesi önemli eksikliklerinden ilkidir. Tüzüğün pratikteki faydasına esas itibariyle balta vuran noksanı ise bulunan eserlerin yurtdışına çıkarılmasını engellemiyor/yasaklamıyor oluşudur. Eserlerin yurtdışına kaçırılmasına dair adeta davetiye teşkil eden bu noksanlıklar ilk iki Tüzüğün pratikte manasız kalmasına yol açmış, çıkarılan eserler bazen başka bir ülkeye olduğu gibi ‘’verilmiştir’’ (Önder, 1990).

Eser ve Asar-ı Atika Nizamnamesi
Asar-I Atika Nizamnamesi (Kaynak: https://arkeofili.com/osmanlida-kulturel-mirasin-korunmasi/korunmasi/ )

Osman Hamdi Bey’in Katkıları

Bu durumu belki ilk fark edenlerden olmayan ama bununla aktif ve etkili bir biçimde savaşan ilk kişi Osman Hamdi Bey’dir. Aynı zamanda başarılı bir ressam olan Osman Hamdi Bey, ilk Türk Arkeolog olarak kabul edilmektedir. Birçok önemli kazıya katılmıştır. Bunlardan en ünlüsü de İskender ve Ağlayan Kızlar lahitlerinin çıkarıldığı Sayda Kazısıdır. Aynı zamanda İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kurulmasına öncülük etmiştir. Osman Hamdi Bey ilk Türk Müzecisi niteliğine haiz çok yönlü bir kişiliğe sahip olmuştur (Önder, 1990).

En nihayetinde, ilk iki Asar-ı Atika Nizamnamesinde bulunan eksikleri fark eden Osman Hamdi Bey, 3. Asar-ı Atika Nizamnamesini hazırlamıştır. 1884 Yılında hazırlanan bu 3.Tüzük, 1906’daki ufak değişikliklerle birlikte neredeyse 21.yüzyıla kadar yürürlükte kalmış; bugün bile Türkiye’de bulunan ilgili kanunlara temel teşkil etmiştir. Hayli ilerici olan bu tüzük ile birlikte eski eserler devlet malı sayılmıştır. Buna ek olarak eserlerin yurtdışına çıkarılmasını engelleyen maddeler öngörülmüştür. Ne yazık ki 3.Tüzüğün çıkarılmasına kadar geçen onlarca yılda Anadolu’nun talan edilmesi engellenmek şöyle dursun, buna önayak olan koşullar yine ‘’Anadolularca’’ sağlanmıştır.  Sayısız tarihi eser, çeşitli yollarla binlerce kilometre öteye taşınmıştır.

Osman Hamdi Bey

Son Söz

Türkiye bulunduğu bölge bakımından inanılmaz ölçekte şanslı bir ülkedir. Amiyane bir ifadeyle kürek atılan her yerden bir tarih fışkırmaktadır. Esas önem arz eden durum ise bu tarihin insanlık olarak medeniyetimizin ortak mirası olmasıdır. Her şeyden önce her bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı; etnik-dini kökeni ne olursa olsun tüm tarihi ve dolayısıyla tarihi eserleri bir Dünya Vatandaşı olarak sahiplenmelidir.

Geçen yüzyıllarda bu topraklardan koparılan tarihi eserlerin tek kaybedeni de Türkiye Cumhuriyeti değil, bütün Dünya ülkeleridir. Yukarıda da belirtildiği üzere tarih; yaşandığı yani ait olduğu yerde kalmalıdır. Koleksiyoncular, defineciler ve tarihi eser kaçakçıları ile mücadelede her bir ferdin rolü işte bu nedenle önem taşımaktadır. Temelleri olan bir ‘’Devlet Kültür Politikası’’ ve bilinçli fertler ile ileride kaybedilecek tarihin kurtarılması mümkün olabilir.

Kaynakça

Önder, M . (1990). Anadolu’da Eski Eser Kaçakçılığı ve Kültür Soygunu (6 fotoğraf) . Erdem , 6 (17) , 481-494

ASGARİ, N. (2018). Eski Eser ve Eski Eser Kaçakçılığı Konusunda Sağlıklı Bilinçlenme. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 36(1-2).

BİLGET, N. (2017). Eski Eser Kaçakçılığına Karşı Müzeler. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 34(1-2).

BERKOK, N. (2017). Eski Eser Kaçakçılığı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 34(1-2).

Esen, H. (2019, Kasım 20). Türkiye’den çalınan eserlerle Londra’da Troya sergisi. Anadolu Ajansı: https://www.aa.com.tr/tr/kultur-sanat/turkiyeden-calinan-eserlerle-londrada-troya-sergisi-/1650540 adresinden alındı

ÖNGE, Y. (2017). Türk-İslam Devri Yapılarında Eski Eser Kaçakçılığı Tahribatı, Nedenleri ve Çareler. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 34(1-2).

KARPUZ, H. (2017). Eski Eser ve Anıtların Korunmasında Halkın Eğitimi. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 34(1-2).

https://islamansiklopedisi.org.tr/osman-hamdi-bey

Bekir Emre AKDAĞ

Ankara Üniversitesi Hukuk Bölümü lisans öğrencisi, bu dünya bizim memleket diyen bir sosyal bilimler meraklısı. Aynı zamanda tiyatro ve dans icra eder.

1 Comment

  • Ellerinize sağlık. Çok faydalı bir çalışma olmuş. Başarılarınızın devamını dilerim.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.