Sincan’daki Kültürel Soykırımın Kökleri

Çin’in emperyal geçmişi Uygurları etkisi altına alıyor.

Uygur ve Çin Kültürel Soykırımı
İnsanlar, Kaşgar’ın tarihi kısmında, Çin bayraklarının altında yürümekteler. Çin. Eylül 2018. (Thomas Peter/Reuters)

Amerikan Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, görevini terk etmeden bir gün önce, yani 19 Ocak’ta, Çin’in Uygur azınlıklarına karşı gösterdiği muamelenin “soykırım ve insanlığa karşı suç” teşkil ettiğini açıkladı. Pompeo’nun halefi Anthony Blinken bu yöndeki açıklamaları muhtemelen onaylayacaktır. 21. yüzyılda soykırımın gerçekleşmesi durumu saçma gelebilir. Özellikle de bu, Amerikalıların tüketim ürünlerinin çoğunu üreten bir ülkede gerçekleşiyorsa. Ancak, Çin’in Uygurlara karşı gösterdiği şiddetin kanıtları inkâr edilemez bir biçimde ortadadır.

Çin devleti, bölgedeki Uygur kimliğini silmeye çalışıyor.

BBC’nin son zamanlardaki raporuna göre, 1 milyonun üzerindeki Uygurlu ve Çin yönetimi altındaki Sincan’ın batı kısmındaki diğer Müslüman azınlıklar toplu gözaltı kamplarında, hapishanelerde ve diğer ceza kurumlarında psikolojik strese ve işkenceye maruz kalmaktalar. BBC bu muameleyi sistematik tecavüz olarak adlandırıyor. Bu ceza kurumlarının dışında; Çin hükümeti, bölgedeki yerli insanları çağ açan teknolojileri kullanarak sürekli gözetim altında tutuyor. Kadınları bilinçsizce kısırlaştırıyor. Çocukları ailelerinden uzaklaştırıp yatılı okullara gönderiyor. Buna ek olarak yüz binlerce insanı Çin’in farklı bölgelerinde bulunan fabrikalarda işgücü programlarına katılmaya zorluyor. Bütün bunların yanında, Çin devleti, bölgedeki Uygur kimliğini silmeye çalışıyor. Camilere ve önemli ibadet yerlerine zarar veriyor. Geleneksel mahalleleri yerle bir ediyor ve Uygur dilini baskı altına alıyor.

Uygurlar aslında Sincan’daki ana yerli grubu oluşturmaktadırlar. Çoğunlukla Müslümanlar ve kendi özel Türk dillerini kullanıyorlar. Hatta Çin’deki çoğunluğu oluşturan Han nüfusundan farklı olarak kendi kültürlerini koruyup devam ettirmeyi başarabildiler. Çin hükümetinin verilerine göre, Sincan’da 12 milyon Uygurlu bulunmakta. Bu aslında 1,4 milyarlık Çin nüfusu dikkate alındığında pek de yüksek bir sayı değil. Yine de bu toplum, boyun eğdirmek konusunda kararlı olan Çin kolluk kuvvetlerinin tüm dikkatini üzerine çekmiştir.

Çin’in Sincan’daki acımasız davranışı esasında ülkenin Başkan Xi Jinping yönetiminde giderek artan otoriterleşme eğilimini veya Çin Komünist Partisi (ÇKP) ideolojisini yansıtmıyor. Bunun yerine; Uygurlara yönelik baskı temelde Pekin ile onun daha çok önceleri topraklarına kattığı ancak tam olarak modern Çin’e dahil edemediği ya da net bir özerkliğe izin vermediği bir bölge arasındaki sömürge ilişkisinden kaynaklanıyor. 1980’lerde bir an için Pekin Uygurlara karşı daha hoşgörülü bir politika izleyebilecek gibi göründü. Fakat Çin, nihayetinde Sincan’ın sahip olduğu farklı kimliği bozmaya karar verdi. Çin’in bölgedeki politikalarını değiştirmesi için adeta yalvaran yabancılar (bölge insanı olmayanlar); Çin’in seçtiği devlet modelinden çok daha farklı bir ulus devlet modeline geçmesini istiyorlar.

Çin’e Özgü Özelliklerle Kolonicilik

Çin’in son dört yıldır Uygurlar üzerinde göstermiş olduğu tutumu; akıllara diğer yerleşmeci sömürge güçlerinin önceki devirlerde gerçekleştirdiği kültürel soykırım faaliyetlerini getiriyor. Avustralasya ve Amerika’daki yerli halk gibi Uygurlar da toplu tutuklanma ve hapsedilme, kültürel alanların ve sembollerin yok edilmesi, yerinden edilme, aileden ayırma ve zoraki asimilasyona maruz kaldılar. Pekin’in Sincan’da uygulamakta olduğu son politikalar; Uygur anavatanının uzun ve kademeli bir süreç içerisinde sömürgeleştirilmesini temsil ediyor.

Uygurların anavatanı olarak gördükleri ve Çincede “yeni sınır” anlamına gelen Sincan, 18. yüzyıl ortalarında Qing hanedanı tarafından ele geçirildi. 19. yüzyıl sonlarında da bölgeye vilayet statüsü verilerek imparatorluk içerisine alındı. Qing hanedanı 1911’de devrildiğinde, yeni Çin Cumhuriyeti bu bölgeyi belirli bir kolonyal uzantı olarak ele geçirdi. Çin merkezi idareyle bağlantısı pek de kuvvetli olmayan Han liderleri aracılığıyla bölgeyi yönetti. Çin Komünist Partisi ise bölgeyi 1949 yılında kontrol altına aldı ve bölge üzerindeki gücünü artırmanın yollarını aradı. Pekin, Sovyet etnofederalizminden esinlenerek bölgenin adını Sincan Uygur Özerk Bölgesi olarak yeniden adlandırdı.

Pekin’in Sincan’da uygulamakta olduğu son politikalar Uygur anavatanının uzun ve kademeli bir süreç içerisinde sömürgeleştirilmesini temsil ediyor.

Sovyetler Birliği’nde; iktidardaki Komünist Parti, Çarlık döneminin kolonicilik anlayışını terk etti. Daha önce sömürgeleştirilmiş toplumlara ulusal Sovyet cumhuriyetleri içerisinde yönetime katılma ve Sovyet kültürünü yaşama şansını tanıdı. Hatta bu cumhuriyetlere sembolik de olsa Sovyetler Birliği’nden ayrılma hakkı bile tanındı. Fakat Çin, benzer adımları emperyalist geçmişinden edindiği iç Moğolistan, Tibet ve Sincan toprakları üzerinde asla atmadı. Sovyetlerdeki uygulamaların aksine, Çin’in “etnik özerk bölgelerine” zorlukla özerk denilebilirdi. Bu bölgelere teorik de olsa ayrılma hakkı tanınmamıştı. Çok az sayıda yerli parti üyesi hükümette bir şeyler yapabilecek pozisyona ulaşabildi. Dahası, 1959’a gelindiğinde Çin Komünist Partisi (ÇKP), Sincan’ın Çin tarihinin geçmişine ait olduğu görüşünü benimsedi. Bu görüş günümüzde de geçerliliğini koruyor ve bölgenin Çin içerisindeki sömürge niteliği reddediliyor. 

1960 yılına gelindiğinde, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki hükümete dair özerk veya Uygur olan çok az şey vardı. Çin, 1950’lerin sonlarında yerli kadroların bölgesel liderliğini çoktan kurtarmıştı. Daha sonra Han Çinlilerinin bölgeye göç etmesini desteklemeye başlamıştı. Bu da bariz bir demografik değişimi kolaylaştırmıştı. 1953 yılında Han, Sincan nüfusunun sadece yüzde altısını oluşturuyordu. 1982 yılında bu oran yüzde 38’lere ulaştı.

Bu demografik değişime rağmen, Uygur anavatanı 1970’lere kadar Çin komünist yönetiminin hakimiyetinde kaldı. Han göçmenlerinin çoğu bölgenin kuzeyine yerleşti. Kaşgar ve Hotan gibi güneydeki Uygur nüfus merkezlerinden ayrı yaşadılar. Mao Zedong’un Çin’in her yerinde olduğu gibi bu bölgede de uygulanan çeşitli sosyal mühendislik kampanyaları, Uygurların sadık Maoculara dönüşmesinde sınırlı bir etkiye sahipti. 1980’lerde, Sincan kültürel, dilsel ve fiziksel görünüm olarak Çin’in geri kalanından, özellikle de Uygurlar tarafından ezici bir çoğunluğa sahip olan bölgenin güney vahalarından hâlâ çok farklıydı.

Sömürge Kolonilerden Çekilme Ertelendi

1976’da Mao’nun ölümünden sonra hızla ilerleyen Deng Xiaoping yönetimindeki reform dönemi; Uygurlar için büyük bir umut vaat ediyordu. Pekin, Sincan’da geçici olarak sömürge kolonilerinden çekilme stratejisini benimsedi. 1982’den 1987’ye kadar ÇKP’nin genel sekreteri olan Deng’in yakın ortağı Hu Yaobang; Çin’in başka yerlerinde yaptığı gibi, bölgedeki liberalleştirici reformlara öncülük etti. Hu Yaobang, Sincan’daki Han göçmenlerinin birçoğunun memleketlerine geri dönmesi için çağrıda bulundu. Burada benzeri görülmemiş kültürel, dini ve siyasi reformları savundu. Hükümet, daha önce kapatılan camilerin yeniden açılmasına ve yeni camilerin inşa edilmesine izin verdi. Uygur dilinde yayıncılık ve sanatsal ifade ortaya çıktı. Hu; bölgenin liderlerinin yerel etnik gruplardan gelmesi gerektiğini ve yerel devlet kurumlarında kendi kültürlerini ve dillerini geliştirmelerine izin verildiğini belirtti. Hatta bölgeyi Çin yönetim sistemi içinde daha özerk hale getirmelerini bile önerdi. Etnik azınlıkların daha fazla dahil edilmesine yönelik bu arzu; Hu’nun genel demokratikleşme ve liberalleşme vizyonuyla tam anlamıyla uyumluydu.

Siyasi Reform Döneminin Sonu

Ancak, Hu’nun daha özerk bir Uygur bölgesi ve daha demokratik bir Çin umudu hiçbir zaman gerçekleşmedi. Partideki muhafazakârlar; Hu’nun daha liberal politikalarını ülke çapında öğrenci protestolarını körüklemekle suçlayarak 1987’de Hu’yu tasfiye etti. 1989’da Tiananmen Meydanı’nda düzenlenen ve kısmen Hu’nun ayrılmasına tepki olarak ortaya çıkan toplu öğrenci protestolarına yönelik baskı; siyasi reform döneminin sona erdiği sinyalini verdi. Bununla birlikte, Uygur bölgesinin kaderini gerçekten belirleyen olay 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşüydü. Çin, etnik özerklik kampanyalarını Sovyetler Birliği’nin dağılmasının arkasındaki destekçi olarak yanlış bir şekilde değerlendirdi. Çin benzer bir kadere maruz kalmamak için harekete geçti.

1990’lar boyunca ÇKP, kışkırtma belirtilerini yok etmeyi amaçlayan çok sayıda sözde bölücülük karşıtı kampanyalar düzenledi. Devlet, Müslüman dindarlığını özerklik çağrısına yakın gördü ve dindar bireyleri hedef gösterdi. Ayrıca çok sayıda laik sanatçı ve yazar da tutuklandı. Bu saldırgan kampanyalar toplu tutuklamalar, işkenceler ve infazlar gibi ciddi devlet zorbalıklarını içeriyordu. Zaman zaman Uygurların şiddetli misillemelerine de yol açtılar. Bu aralıklarla gerçekleşen kanlı çatışmaya rağmen, bölgede organize bir Uygur militan hareketi ve gerçek bir ayrılık tehdidi yoktu. Hatta Sincan’ın bu kadar ağır muameleyi hak ettiğine inanmak için hiçbir neden yoktu.

Çeviri Ekibi

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.